Bencil Kolonicilerin Nostaljisi

Ezgi İnce'nin kaleme aldığı "Bencil Kolonicilerin Nostaljisi" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Yazlık deyince aklıma tek bir an geliyor: Arabanın arka koltuğuna boylu boyuna sığabildiğim bir yaşta, anneannem tarafından saat üçte uyandırılmak ve o tatlı yaz gecesi serinliğinde Eski Foça’ya doğru yola koyulmak. Yazlığın kendisinden çok, oraya varana kadar geçen süreç önemliymiş benim için sanki - molada, erimiş peyniri yüzünden boğula­cağımı düşündüğüm Susurluk tostunu yemek, kocaman külah kestane şekeriyle İzmir’e kadar oyalanmak, radyoya karışan Yunan müzikleri, dağ yolundan inerken tanıdık evleri, koyları görmek…Yazlık fikriyle ilişkilendirdiğim şeyler, artık pekala klişeleşmiş ‘denizden buruş buruş olana kadar çıkmamak’ veya ‘boncuklardan bileklik yapıp yol kenarında satmak’ gibi aktivitelerden ziyade, sonuca yönelik beklenti ve heveslermiş;bir diğer deyişle, yolculuğun kendisiymiş. Dolayısıyla bu masumane çocukluk heveslerimin ve anılarımın başrolündeki ‘yazlık’ konseptini, SALT’taki Yazlık: Şehirlinin Kolonisi sergisi bağlamında yeniden düşünmek, o anıları, kabul etmek istemesem de, yerle bir etti.

Yazlık: Şehirlinin Kolonisi, sıkıcı bir sosyolojik araştırma ve arşivleme sergisi olmaktan çıkmayı birkaç şekilde başarmış: Birincisi, ziyaretçiyi farklı yollarla serginin içine dahil etmek, ikincisi ise bu interaktif ortamın sunuluş biçimi. Sergi, 19. yüzyıldan başlayarak sayfiye fikrini, nereden geldiğini, hangi düzenlemelerin sonucunda neye evirildiğini, yıllar içerisindeki eğilim ve değişimini mümkün olduğunca görsel bir şekilde aktarmaya çalışmış. Bunu yaparken de belge (bilgi) kısmıyla nostalji (duygu) kısmını başarıyla dengede tutmuş.

Serginin giriş katında ziyaretçiyi karşılayan gazete kupürleri, şezlonglar ve tavandan sarkan sarı simitler içeri buyur eden bir hava yaratıyor. Bu alana serginin ilgiyi çekmek amaçlı ‘balon köpüğü’ kısmı denilebilir aslında; sokaktan geçen izleyiciyi içeri davet ediyor. Bu alanın ortasındaki salıncak ise, etrafındaki ‘kare sınırların dışına çıkmadan’ sallanabilme özgürlüğünü sunuyor ziyaretçiye. Bunun kendi içindeki ironiye ise birazdan değineceğim.

Bu davetkar girişi takiben, serginin her adımda izleyiciyi içine harmanla­maya çalıştığını görüyoruz. SALT, insanları hikâyelerini ve fotoğraflarını paylaşmaları için açık çağrı yaparak bire bir muhatap almış ve bu, halka sadece dışarıdan bakan bir göz olmaktan öte, içeriden biri olma imkânını sağlamış. Sergi bunu sadece anılar, fotoğraflar, günlükler, röportajlar aracılığıyla uygulamıyor; Yazlıkçılar dizisi gibi herkesin kendisiyle veya bir dönemle ilintilendirebileceği bir gösterimle nokta atışı yapıyor.

Görselliğe önem verilmesi ve küratöryel açıdan az denenmiş yolu seçmek de SALT’ın arşiv sergilerinin her seferinde bir adım daha öteye gitmesini sağlıyor. Buna en basit örnek olarak yazlık ev maketlerinin, sıradan bir sütuna konulmak yerine, tavandan iplerle asılmış platformlara konumlandırması verilebilir. Bu, ilginç bir şekilde, daha ferah bir görünüm yaratırken, 360 derecelik bir derinlik hissine sebep olmuş. Aynı şekilde bir ‘yazlık günlüğü’nün sadece cam fanusta sergilenmek yerine animasyon filmi haline getirilmiş olması, kolaylıkla es geçilebilecek bir parçayı sıradan olmaktan kurtarmış. Sandalye retrospektifi diyebileceğimiz bölümün başarısı ise, ahşaptan plastiğe uzanan yolculuğun, malzemenin salt statü farkını belirleyen bir şey olmaktan ziyade, günün ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik üretimin sonucu olduğunu gösterebilmesi olmuş. Bölümlerdeki ekstra bilgi yazılarının, modası anca 2000’lerde geçen ve çoğu yazlığın da bir parçası olan ‘duvar takvimi’ şeklinde yerleştirilip ziyaretçilerin koparabileceği halde sunulması ise yine takdir toplayan detaylar arasında. 

Gelelim masumane addettiğim çocukluk anılarımın ve ‘yazlık’ kavramının yerle bir oluşuna. Sergi, derinlik iddiası olmasa da, en nihayetinde sosyolojik bir araştırma. Sergilenen Beauties of the Bosphorus kitabının yazarı Miss Pardoe’ye göre “Türk, kendisi için inşa eder, kendisi için emek verir, kendisi için entrika çevirir, aynen kendisinden önce babasının yaptığı gibi; çabalayıp didinmeyi, kendi sırası gelince içten ve yapmacıksız bir felsefenin ‘İnşallah’ıyla yaratmayı ise çocuklarına bırakır”, çünkü “Türkiye nüfusun, geçmişe göre gerilemediği, gelecek konusunda neredeyse umursamaz olduğu ve şimdiki zamanın her şey anlamına geldiği bir ülkedir.” 1 Bu ‘kendi alanını inşa etme’ bireyciliğin direkt bir sonucu olan sayfiye fikri daha sonra siteleşmeye dönüşse ve toplum­sallaşmış gibi gözükse de, aslında bireyci kalmaya devam ediyor. Kalabalıktan kaçma düşüncesi, siteleşmeyle birlikte ‘kalabalıkla birlikte hareket etme’ye dönüşüyor. ‘Uzaklaşma’ fikri aileleri yakınlaştırsa da, sitelerle birlikte tekrar ‘komşuluk’ kavramları ortaya çıkıyor ister istemez ve bireysellik/toplumsallık arasındaki çizgi görünmez, ayırt edilemez hale geliyor. Ve pek tabii, serginin başlığında da geçen ‘kolonicilik’ anlayışı birden fazla şekle bürünüyor; doğanın işgali, ‘başka’nın mülkünün işgali, kendi sınırlarını çizmek, sahip olmak… İşte tam da bu noktada, hem giriş katındaki salıncağı çevreleyen sınır, hem de diğer katlarda sergilenen eserlerin paralel olarak yerde belirli kare sınırlar içerisine yerleştirilmiş olması, mülkiyetinin sınırlarını çizmeyi, sadece o sınırlar içinde özgür olmayı, çünkü sınırın ötesinin başkasına ait olmasını anlatıyor. Sergi bunları pek derin incelemese de, misyonu daha çok var olanı ortaya koymak ve insanları biraz da düşünmeye itmek gibi gözüküyor.

Arabanın arka koltuğunda yatarak uyumanın hayal olduğu bir yaş ve boya geldiğim andan itibaren, hayatın sadece külah şekilli kestane şekerleri gibi basit mutluluklar üzerine kurulmadığını anlamıştım. Bazı şeyleri yeniden düşünmem, yeniden yorumlamam; ve olaylara o anki yaşımın perspektifinden bakmam gerekiyordu. Eski Foça’daki yazlığımız artık yoktu ve eskiden üç ayı bulan yaz tatilleri, üç-dört günlük pansiyon kaça­makları haline gelmişti. Şimdi bir de üstüne, yazlık kavramını bir işgal olarak görüyorum −ki bunu insan odaklı bir şey olmaktan da çıkarmak lazım belki de- ve sahilde oyuncak küreğimin tersiyle öldürdüğüm karın­caları, sadece bizim sokaktaki evler için ‘ayırılmış’ plajı, şezlong ve şemsi­yeyle ‘üzerinde hak iddia edilmiş’ kumsalları düşündükçe, SALT’ın Yazlık: Şehirlinin Kolonisi sergisinin amacına ulaştığını hissedebiliyorum. 

1 Pardoe, W. H. Bartlett, George Virtue, ve Richard Clay. The Beauties of the Bosphorus.  Londra: 1839.