Çağdaş Sanata Nereden Geldik?

Leonardo’nun Mona Lisa’sından, Rembrandt’ın Gece Bekçileri’nden, Velazquez’in Medineler’inden bu yana çok zaman geçti. Geçen zamanla sanat anlayışı da değişti ve günümüzün sanat algısını tanımlamak için kullanılan çağdaş sanat olgusuyla sanat kimilerine göre değersizleşti, kimilerine göreyse de aksine değersizliğinden ve durağanlığından kurtuldu. Yirminci yüzyılın başına damgasını vuran Avantgarde çıkışların temsilcilerinden Maleviç’e göre, ‘Hermitage Müzesi’nde sergilenen tüm klasik eserleri yakıp küllerini enfiye kutularına koysak ve rafa kaldırsak sanatsal değeri daha büyük olan işler ortaya koymuş olurduk.’

Çağdaş sanata birkaç yıl içinde gelmedik. Günümüzde sanat olarak kabul gören birçok işin bu kategoride değerlendirilmesi için sanat algısının ciddi bir boyutta dönüşmesi, birkaç yerinden çatlaması ve hatta kırılması gerekti. Renklerin kullanımına özen gösteren, altın oranlara ve akademinin dayattığı kurallara boyun eğen klasik sanattan kopuşumuz birkaç aşamada gelişti.

İlk kırılma noktası tuval ve heykeldeki üslup değişimi oldu. Klasik sanat ile çağdaş sanat arasındaki geçiş evresi olarak gördüğüm modern sanata gelindiğinde, fırça darbeleri keskinleşmiş, resme misafir olan hayat kadınları izleyicinin gözünün içine dik dik bakabilecek kadar kendine güven kazanmış, sanatçılar ise eserlerini ortaya koyarken kendilerini ve hayal dünyalarını istedikleri şekilde ifade etmekten çekinmez olmuşlardı.

İkinci kırılma, sergi alanlarında sergilenen sanat eserlerinin geçirdiği form dönüşümü oldu. Artık sanat, tuval veya heykelle sınırlı görülmüyor, aslında sanat eseri olma özelliği taşımayan nesneler de sanat eseri olarak kategorize edilebiliyordu. Platforma sabitlenmiş bir bisiklet tekerleği veya beyaz bir fona boyanmış hantal siyah bir kare, tanımlanışlarına ve sergilenişlerine bağlı olarak sanat nesnesi olarak değer kazanabiliyordu.

Bizi çağdaş sanata ulaştıran ya da maruz bırakan son kırılma ise, sanat eserlerinin sergilendiği alanlardaki genişlemeyle oldu. Artık bir sanat nesnesinin sanat nesnesi olması için sergi, galeri veya müze gibi sanat mekanı olarak kabul gören yerlerde bulunması gerekmiyor, kamusal alanın tümü sanatın sergilendiği, sergilenmekten de öte ‘vuku bulduğu’ bir alan haline geliyordu.

Bu gelişmelerin ışığında, sanatın ne olduğu ve olmadığı sorusuna verilecek cevaplar giderek fazlalaştı. İşin sonunda ise, tartışmanın odak noktası neyin sanat eseri olduğu veya olmadığı meselesinden çok, kamusal alanın ne şekilde kullanılacağına gelmiş oldu. Bu süreç içerisinde sosyal bilimlerle ve eleştiri geleneğiyle olan bağı iyice ayyuka çıkan sanat, sosyal hareketler ile birlikte yürüyen ve şekil değiştiren bir hal aldı. Bu yeni sanat anlayışına göre, sanat, özellikle günümüzde bizleri tırmalamaya başlamış olan sosyal eşitsizliklerle bir savaşma yöntemi, toplum hayatında karşımıza çıkan zorluklara bir karşı koyma pratiğine dönüştü. Ayrı şekilde konumlandırılmış sanat mekanı algısının yıkılmasıyla, sanat ve hayatı birbirinden ayrıştırdığı varsayılan çizgi yerini sanat ve hayatın senkronize olduğu bir yaşam formuna bıraktı.