Çok Renkli, Çok Sesli

Gözde Ulusoy'un kaleme aldığı "Çok Renkli, Çok Sesli" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Çok Sesli, İstanbul Modern’in 10. yılı düşünülerek hazırlanan sergilerden biri. Türkiye özelinde görsel sanatların işitsel sanatlarla kurduğu bağı irdeleyen bu sergide, 1990’lar sonrasında üretilen güncel sanata odaklanılmış ve farklı disiplinlerde üretim yapan sanatçıların bir araya gelmesiyle, her anlamda bir ‘çok seslilik’ hazırlanmış. Daha önce derinlikli bir disiplinlerarası araştırmanın yapılmadığı, dolayısıyla sergi hazırlığının sınırlı kaynaklar dolayısıyla oldukça güçleştiğini öğrendiğimiz sergi, işitsel sanatların görsel sanatlarla olan etkileşimi adına kapsamlı bir bilgi kaynağı ortaya çıkarma anlamında da önem taşıyor.

İki ayrı dinamiği olan ve buna göre incelenmesi doğru olacak serginin Repertuar kısmı, sergi salonuna girmeden sizi Türkiye’nin işitsel ve görsel sanatlarının kesişme noktalarına ışık tutarak derleme bilgiler sunan inceleme alanıyla karşılıyor. Bu bölüm Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e geçilen dönem, 1923’ten 1950’lere kadar süren tek partili dönem, ve ardından 1980’lere dek uzanan dönem şeklinde üç bölüm halinde, Türkiye’nin sosyokültürel tarihini de görsel sanatlar ve müziğin kesiştiği noktaları yakalayarak inceleyen bir alan. Asıl amacı Türkiye’nin güncel sanatına odaklanmak olan bir serginin konusu, herhangi bir kaynak olmamasından da anlaşılacağı gibi aslında çoğumuzun üzerine pek de düşünmediği bir alan. Sergi, tarihi inceleme bölümüyle biraz da eksik bir yanımızı yüzümüze vuran, aynı zamanda öğretici olmaktan kaçmayan tatlı-sert bir etki yaratıyor. Bu bölümü yeterince inceleyip, müzik tarihimiz adına bilgi edindikten sonra sıra Sarkis’in yorumuyla sessiz bir çığlık atıp, çok sesliliğin karmaşasına adım atmaya geliyor.

Türkiye’de güncel meselelerin irdelendiği bir arşiv niteliğindeki serginin en önemli özelliği ve sergi küratörü Çelenk Bafra’nın da özellikle değindiği noktalardan biri, salt işitsel olan tek bir işin bile sergide yer almıyor olması. Tüm çalışmalar görsellik ve işitselliğin birlikte kullanıldığı ve bu bağı gözlemlememizi sağlayan çalışmalar. Çalışmalardaki kültürel referanslar ve farklılıklar, ne kadar çok sesimiz, ne kadar farklı ve belki bağ kurulması imkânsız alanımız, yanımız, yönümüz varsa, müziğin etkileşimi etrafında bunları bir arayan getiren çok sesliliğimize odaklanıyor. Tabi ki bu çok sesliliğin yarattığı karmaşa, bazı anlarda kaybolmamıza sebep olabiliyor ve her çalışmayı ayrı ayrı incelemek ve kültürel, toplumsal, siyasal referansların müzikal etkilerle nasıl sunulduğunu gözlemlemek adına dikkat gerektiriyor.

Toplumsal hafızamıza bakarken müziği bir araç olan kullanan işler kimi zaman karşımıza ‘tek bir ses var; o da iktidar’ şeklinde çıkıyor; kimi zaman ise Sınır Tanımayan Beşli video yerleştirmesinde olduğu gibi bir müzik türünün, aynı zamanda bir kimlik ya da bir kültüre işaret edişiyle. Kısacası, sergide yer alan tüm çalışmalar Türk Sanat Müziği, pop, klasik müzik, hiç tanışamadığımız alternatif gruplar ya da dillere marş olmuş yabancı parçalar gibi tüm bu ayrışmalarıyla kültürel referanslarımıza, farklılıklarımıza işaret ediyor.

Tüm bunlara ek olarak, sergiyi izlerken ve dinlerken tüm kaygılar ve kültürel ayrışmaları bir kenara bıraktığınız anlar mutlaka oluyor, geçişlere hazır olmakta fayda var. O çok sesliliğin içinde yer alan çok duygululuk durumu müziğin ilk birkaç saniyesinde Unutturamaz Seni Hiçbir Şey’le tüylerinizi diken diken edip, You Will Never Walk Alone/Asla Yalnız Yürümeyeceksin’le anında canlandırıp, Erinç Seymen’in Bir Şiir İçin Performans’ına denk geldiğiniz andaysa rahatsız hissettirerek sürüp gidecek. Serginin amaçlarından biri de bu zaten. İşin içinde duyguları en hızlı şekilde harekete geçiren müzik var.

Görsel ve işitsel sanatları bellek üzerinden irdeleyen bir sergi tabii ki önce o kültürün insanlarının kendi belleklerinde bir yerlere ulaşıyor, ardından, oluşturdukları toplumsal bellekten bazı imgeler canlandırarak yoluna devam ediyor. Dolayısıyla, aslında çok sesliliğin içinde kendi belleğimizden bir ses duyuyoruz. Sergiyi daha kapsamlı incelemeye başladığımızda Türkiye toplumsal belleğinin bir yansıması olan müzik ve görsel sanat tarihine dair bir arşiv oluşturan ve bunu sosyokültürel kimliğimize referanslar da vererek izleyicilere aktaran bir sergi deneyimlemiş oluyoruz.