Çok Sesliliğin Çığlığı

Erhan Güngör'ün kaleme aldığı "Çok Sesliliğin Çığlığı" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

İstanbul Modern, kuruluşunun 10. yılında Türkiye’deki görsel ve işitsel sanatlara dair Çok Sesli adlı bir sergi hazırladı. Sergi geçmişten günümüze Türkiye’de işitsel ve görsel sanatların kesiştiği noktaları konu ediniyor. Daha önce benzeri yapılmamış bu sergi, bir bakıma ‘bellek’ niteliği taşıyor.

Müzeye girip merdivenlerden alt kata, geçici sergi alanına indiğinizde Çok Sesli sergisinin ilk kısmıyla, Repertuar’la karşılaşıyorsunuz. Hatta tam olarak karşılaşıyorsunuz denemez, zira tam ortasına düşüyorsunuz Repertuar’ın. Tarihsel bir çerçeveden Türkiye’de işitsel ve/ya görsel sanat üretmiş önemli isimleri anlatıyor Repertuar. Sadece bu bölümü gezerek, ülkede müziğe ve görsel sanatlara dair birçok ismi ve bu isimlerin birbiriyle ilişkilerini kavramak mümkün. Sanat tarihimiz açısından güzel ve önemli bir çalışma olmuş.

Repertuar’da yer alan sanatçıların seçimi elbette tartışmaya açık, fakat bir noktayı göz önünde bulundurmakta fayda var: Yüz yıldan uzun bir süreyi konu alan bir çalışmada kimlere yer verip kimlerin yer almayacağına karar vermek kolay değil. Geniş çerçeveden baktığınızda Repertuar’da yer alan isimler, bir müze ziyaretçisi için tatmin edici.

Adı Çok Sesli olsa da, sergi salt işitsel sanatlardan ibaret değil. Özellikle Repertuar’ı bitirip diğer eserlerin bulunduğu sergi alanına geçtiğinizde, çok sesliliğin salt müzikal bir referanstan gelmediğini hemen anlıyorsunuz. Sergi çok sesliliği iki çerçeveden ele alıyor. Birincisi, disiplinlerarasılıktan doğan bir ‘çok seslilik’. İkincisi ise bizi daha yakından ilgilendiren, Türkiye’nin hem geçmişteki hem günümüzdeki etnik ve kültürel farklılıklarından; sınıflar arası uçurumlarından; fikir ayrılıklarından; zaman karmaşasından doğan ‘çok seslilik’.

Adı Çok Sesli olsa da, sergi salt işitsel sanatlardan ibaret değil. Özellikle Repertuar’ı bitirip diğer eserlerin bulunduğu sergi alanına geçtiğinizde, çok sesliliğin salt müzikal bir referanstan gelmediğini hemen anlıyorsunuz. Sergi çok sesliliği iki çerçeveden ele alıyor. Birincisi, disiplinlerarasılıktan doğan bir ‘çok seslilik’. İkincisi ise bizi daha yakından ilgilendiren, Türkiye’nin hem geçmişteki hem günümüzdeki etnik ve kültürel farklılıklarından; sınıflar arası uçurumlarından; fikir ayrılıklarından; zaman karmaşasından doğan ‘çok seslilik’.

Serginin ikinci bölümünün hemen girişinde Sarkis’in, Edvard Munch’un Çığlık adlı eserine referansla ortaya koyduğu Çığlık adlı çalışması bulunuyor. Bu da, disiplinlerarası bir ‘çok seslilik’i gözler önüne sermesi bakımından gayet isabetli bir seçim. Görsel bir eser olmasına rağmen işitsel bir isim taşıyan Çığlık, aslında görselliğin de bir sesi ve seslerin de bir görselliğinin olduğunu çok başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Serginin adının vücut bulmuş hali adeta. Fakat Sarkis Çığlık’ı bütün olarak değil de parçalara ve renklere ayırarak, her bir parçaya farklı bir görev yükleyerek ele alıyor. Çalkantılı, birbirimizden uzaklaştırıldığımız ve farklılıklarımızın nefretle vurgulandığı bu günlerde bu eser haliyle daha da bir anlam kazanıyor.

Şüphesiz hepimiz aynı toplumun parçasıyız ve birbirimizden teorik olarak bağımsızız. Fakat büyük tabloya baktığımızda, hepimizin ortaya çıkardığı kolektif ‘çığlık’ aslında aynı. Jean-Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde savunduğu üzere, içinde bulunduğumuz toplumu şiddetle eleştirsek dahi içgüdüsel olarak hepimiz içinde olduğumuz topluma bağlıyız ve hepimiz farklı noktalardan bu aynı çığlığı oluşturuyoruz. Toplumsal bir çığlıktan müzikal bir çığlığa dönecek olursak, Merve Şendil’in sergide yer alan Underscene Project/SahneAltıProjesi adlı çalışması sergiye büyük bir canlılık katıyor. Açık arşiv niteliği taşıyan proje, amatör alternatif müzik gruplarının kayıtlarından oluşuyor ve yeni kayıtlara da açık.

Müzikal çığlıktan fikirsel bir çığlığa geçersek, sergide Erinç Seymen’in Son:DA ile ortak yaptığı ses ve görüntü manipülasyonuyla baskı, sansür ve aşırı milliyetçiliği ele alan Bir Şiir İçin Performans üçlemesi de serginin göze çarpan eserlerinden. Günümüzün baskı altındaki ve manipüle edilen medyasının daha samimi bir betimlemesi denilebilir eser için. Farklılıklarımızın ne denli rahatsızlık ve nefretle vurgulandığını daha açık ve gerçek bir şekilde yüze vuran bir çalışma. Öyle ki, yaklaşık kırk dakika süren video kayıtlarından oluşan eseri tamamen izlemek insanı katlanılamayacak kadar rahatsız ediyor. Keza Vahit Tuna’nın Sunshine/Gün Işığı adlı eseri de toplumsal baskıyı, kontrolü ve bireyin bu bağlamdaki güçsüzlüğünü çok başarılı bir şekilde özetliyor. Esere bakarken George Orwell’in 1984’ünü, Newspeak’i, 2 Dakika Nefret’i ve Winston Smith’i anmamak elde değil.

Serginin en etkileyici eserlerinden bir diğeri ise, Ferhat Özgür’ün Leonard Cohen’in Hallelujah adlı bestesine yer verdiği videoydu. Başlığı ‘şükür’ anlamına gelen şarkı modernleşme, şehir hayatı ve kimlik üzerine bir videonun başrolünde karşımıza çıkıyor. Bambaşka kültürlerde yaratılmış bu şarkı ve videoyla, şükür gibi bazı değerlerin ne denli evrensel ve ironik olduğunu daha net görebiliyoruz.

Serginin hem disiplinlerarası nitelikte, hem de bu denli geniş bir süreci ele alıyor olması ziyaretçiyi yorabilir. Sadece Repertuar bölümünü hazmetmek bile tüm bir günü alabilecekken, farklı dönemlerden bu kadar çok farklı eseri deneyimlemek ziyaretçinin hem disiplinler arasında hem de zamansal olarak kaybolmasına sebep olabilir. Dolayısıyla, ele alınan süreci daha kısa ve kendi içinde bütünlüklü dönemlere ayırmak ve Çok Sesli’yi tek bir sergi yerine bir sergi serisi olarak kurgulamak, hem müze ekibi hem müze ziyaretçisi açısından daha faydalı olabilirdi. Yine de; bizi biraz yorsa dahi farklı seslerin bastırılmaya ve her şeyin tekdüzeleştirilmeye çalışıldığı modern Türkiye’de kendini bulmak isteyenler için çok güzel bir toplumsal ayna olarak Tophane’den bize ışık tutuyor Çok Sesli.