Fotoğraf ve Edisyon

Su Başbuğu (SB): Edisyon nedir, nasıl bir tekniktir, nasıl fiyatlandırılır gibi sorular üzerine aslında hepimizin hayat deneyimlerinden faydalanarak konuşacağımız bir sohbet olacak bugün. Aslında sizler gelmeden önce biz üçümüz bu konuşmanın bir edisyonunu kendi aramızda gerçekleştirdik, bakalım hangisi daha iyi olacak, göreceğiz... Aslı, önce senden başlayalım; sen bir fotoğrafçı olarak edisyonlarını nasıl belirliyorsun?

Aslı Narin (AN): Benim fotoğraflarımın edisyonu çoğu zaman 3+1’dir. Bunun sayı olarak az olduğunu söyleyenler var, fakat benim fotoğraflarım belgesel dışı olduklarından ve her ne kadar burnu havada bir tutum gibi duyulacak olsa da işlerim için sarf ettiğim emeği yansıtması açısından edisyon sayısının az olmasını tercih ediyorum. İşlerin değerli birer taş gibi görülmesini istiyorum açıkçası. Fotoğrafta özel bir durum da var, hep konuşuyoruz, istediğimiz kadar üretebilir, istediğimiz kadar basabiliriz, bunun sonu yok. İlk baslarda 10 edisyona kadar çıktığım oluyordu, fakat artık o kadar görünür kılmak istemiyorum sanırım fotoğraflarımı. Ama mesela Instagram fotoğraflarım vardı bir aralar, onlar hem fiyat olarak daha ucuzdu hem de daha fazla edisyonları vardı. Çünkü onlar çok daha kolay bir şekilde üretildi ve daha fazla insana ulaşmak amacındaydılar. Cem’de mesela rakamlar biraz daha yüksek…

Orhan Cem Çetin (OCÇ): Bu aslında çalışmanın kendi niteliğine göre de değişiyor biraz, ama ben biraz daha geriden alarak konuşmak istiyorum bu konuda. bir galeri ile çalışmaya başlamadan önce benim  edisyon diye bir mevhumum açıkçası yoktu ve böyle bir üretime girişmeyi de düşünmüyordum. Zaten önceden böyle bir konsept de yoktu, zaten benim işlerim de satmak için değil de daha çok sergilenmek ve insanlara sunulmak içindi. Ancak, tırnak içinde söylüyorum, ‘pazara girdikten sonra’, edisyon konusu gündeme geldi.

Esasen edisyon kavramının fotoğrafın doğasına ve ontolojisine çok ters bir şey olduğunu ben de düşünüyorum, fakat fotoğrafın bulunduğu sırada insanları heyecanlandıran şey sadece bir görüntünün kaydedilebiliyor olması değil, bunun çoğaltılıp her tarafa yayılabiliyor olmasıydı da bir yandan. O yüzden bir fotoğrafçı olarak kendi ürettiğim görüntüleri de tekrar edisyon rakamlarıyla sınırlandırmak, sadece belirli insanlar tarafından deneyimlenebilir hale getirmek bir çeşit kendimi sırtımdan bıçaklamak gibi oluyor. yani fotoğrafın çoğaltılabilir olması insanları heyecanlandırıyor, ama fotoğrafın çağdaş sanat dünyasında daha gözde bir medyum haline gelmesi ile beraber tabii ki edisyon kavramı da doğuyor. Zaten artık heykel bile çoğaltılabiliyor. Fotoğrafın ise edisyon bakımından birkaç farkı var. seligrafiyle çoğalttığınız yapıtın ilk edisyon ile son edisyonu haliyle süreç içinde kalıp aşındığı için aynı olmuyor. Fotoğraf edisyonlarında ise eskiyen bir şey yok, dolayısıyla buradaki çoğaltılmanın mantığı da çok belli değil, o numaraları neye göre verdiğimiz de belirli değil, daha da tuhafı örneğin 10+1 edisyonu olan bir işin çoğu kez o esnada sadece bir tanesi hayatta oluyor. o da sergilenen kopya ve dünya üzerinde ondan sadece bir tane var. Gerçekte o tek edisyon, biz sadece ondan 11 tane daha 

üretilebileceğine dair söz vermiş oluyoruz. Ama tabii ki doğrusu eğer bir finans gücü varsa bu edisyonların tümünün baştan üretilmiş olması. 

SB: Bu arada şu an Mixer’de olmamızın bir nedeni de Mixer’in Editions gibi bir yan projesinin olması. Mixer Editions projesinde bu işler biraz daha farklı işliyor. Çok daha yüksek edisyon sayıları, her boyut icin ayrı bir edisyon sayısı ve fiyatlandırma var. Hem Türkiye’den hem yurtdışından bir çok sanatçı var. Bir eserin edisyon sayısı arttıkça değeri azalır mı? Belki de bu örnek üzerinden devam edebiliriz. 

AN: Eserin değeri azalmıyor, ama bana göre yine de edisyon sayısı işin niteliğine göre belirlenmelidir. Instagram fotoğraflarım daha çok basılabilsin, daha çok emek harcadıklarım ise 3+1 olsun, gibi. Daha fazla insana ulaşmak da aslında çok geçerli bir hedef. Dolayı

sıyla yüksek edisyon sayısının mümkün olduğu eserlerle sadece koleksiyonere, yani sadece sanata para yatıranlara değil, çok daha fazla insana ulaşmak mümkün oluyor ve bu güzel bir şey.

SB: Bir de edisyon tipleri arasındaki farklılık konusu var. Mesela bir fotoğrafı önce diasec basıp sonra farklı bir teknikle basabilir miyiz? Bunu yaparsak eserin diasec haline sahip olan koleksiyoner buna ne der?

OCÇ: Sonuç olarak sonradan kullanılan teknik diasec’e göre daha ucuz olacaktır. Öte yandan, farklı farklı çoğaltılabilecek kadar değersiz bir şey ise almazdım da diyebileceği için, koleksiyonerin kendisi de bu edisyon mevzusunda epey etkili oluyor. Edisyonların takibi meselesi de çok önemli.

SB: Bu bahsettiğiniz özellikle dijital işlerde mi geçerli? 

OCÇ: Evet, şüphesiz. Bir de şöyle bir durum var. Önceden Türkiye’de fotoğraf karanlık odada üretilen  bir şeydi ve biz baskının da sanatçının elinden çıktığını varsayıyorduk. Dünya’nın her yerinde durum aynı olmadığından özellikle Türkiye üzerinden konuşuyorum. Bu durum insanların tabiriyle  “efsane fotoğrafçılar’” için aslında geçerli değil, çünkü onların hayat boyu çalıştıkları printmaker’lar, kendi karanlık odacıları var. Çeşitli yakma ve gölgeleme teknikleri kullanıyorlar ve baskılar bunlara göre el emeğiyle üretiliyor. Haliyle kopyalar özdeş de olmuyor. Dijitalde ise durum biraz karışıyor. Ben pigment baskıları belirli bir boyuta kadar kendim ba

sabiliyorum, fakat belirli bir boyuttan sonra veya diasec gibi özel işlem gerektiren durumlarda baskı işlemini dışarıya veriyorum. Bu durumda bir güven ilişkisi oluşması elzem, baskı yapılan atölyede benim fotoğrafımdan bir tane daha üretilip asılmadığını ya da bir yerlerde satılmadığını hiçbir zaman bilemem.

S

B: Sizin bilginiz dışında çoğaltılıp satılması biraz zor, çünkü satışı satış yapan şey eserin kendisinden çok yanında verilen sertifikadır.

OCÇ: Her ne kadar bu tartışmanın biraz dışında kalsa da, Ara Güler örneği burada önemli. Ara Güler edisyon yapmıyor, numaralandırmıyor ve kendisi dahil belli basılı klasikleşmiş eserlerinden kaçar tane basıldığını bilmiyor. Bizse böyle yapmıyoruz. Bizim edisyonlarımız sertifika üzerinden takip ediliyor; kaç tane üretildi, kime satıldı bunların hepsi takip ediliyor. Bu yüzden bir işin sertifikası yok ise, orijinali ile birebir aynı olsa bile “Bu eser orijinal değildir.” diyebiliyoruz. Bu bir açıdan gülünç de bir durum. Çünkü işler birbirleriyle aynı. Bu saçmalığın açığa çıktığı bir başka durum da sergileme kopyasıdır. Burada da kendimizi yine böyle bir çelişki içine sokuyoruz. İstanbul Modern’deki Zafer ve  Barbara Baran’ın ‘Rasathane’ sergisini ele alalım. Bu sergide çok göst

erişli, müthiş baskılar vardı. Çoğu kişi bunların İngiltere’den gelen edisyonlar olduğunu düşündü, fakat değillerdi. Çünkü nakliyenin navlunu, sigortası derken edisyonların fiyatları da yüksek olunca çok büyük bir maliyet oluşuyor. Bu yüzden de birçok müze veya galeri sergileme kopyası üretip bu konuda sessiz kalıyor. O sergi için buradaki baskı atölyelerinde çok detaylı incelemeler yapıldı. Sonuç olarak bir yerde karar kılındı ve bütün kopyalar İstanbul’da basıldı. Peki sizce ideal dünyada sonra ne oluyor bu baskılar? Bütün bu baskılar imha ediliyor. Ortalarından kazınarak veyahut parçalanarak. Çünkü, eğer var olmaya devam eder ve yok edilmezlerse, ayrıca edisyonlar haline gelecekler. Bir yandan da orijinalden hiçbir farkı olmayan bir baskı kendi kendisinin reprodüksiyonu haline geliyor. Sanatçının saklaması bile sakıncalı hale geliyor.

Dinleyici: Burada bir şey sormak istiyorum. Ara Güler örneğinden bahsederken ortada bir orijinallik sertifikası olması gerekiyor dediniz. Tüketicilerde de bu bilgi mevcut mu? Edisyonu satın alan kişi de aynı şekilde edisyonu basıp çoğaltarak satabilir mi? Edisyonu print’le basan matbaa veya fotoğrafçı, bastıktan sonra başka insanlara satabilir. Tüketici orijinallik sertifikası ile ilgili bir bilgiye sahip olmayabilir.

OCÇ: Evet, gerçekleşebilir. 

AN: Ancak kimse bunun farkında olmaz.

SB: Sonradan işi satmak isterse eserin koleksiyon değeri olmaz. Yıllar sonra bir müzeye veya galeriye eseri vereceği zaman mutlaka eserin sertifikası istenecektir. Sanatçıların da kendi kayıtlarını galeri ile birlikte tutması çok önemli. Bu her iş için geçerli. İlk satıcıyı ve ilk alıcıyı takip edebiliyorsunuz, fakat bir süre sonra bunun takibi zorlaşabiliyor. En başından kaç edisyon olduğu, edisyonların kimlere gittiği, hangi matbaada basıldıklarının kaydının tutulması gerekir. Diyelim ki ortaya senin işinin bir sahtesi çıktı. Bu konuda hukuki bir yaptırım var mı?

OCÇ: Bir mont alıyoruz diyelim, sonra bir bakıyorsun ki olması gerekenden çok daha ucuz bir fiyata satılıyor. Ardından etiketinin falçata ile kesilmiş olduğunu görüyorsun. Kısacası ceket el altından outlet’e verilmiş. Sonuçta giyilen ürün aynı, marka aynı. Sadece birinin etiketi yırtık. Burada ürün diye tabir etmemi mazur görün, ama konuşma şu an o platformda yürüyor. Koleksiyonerler dışında biz izleyiciler olarak bir kopyaya da, işin gerçeğine de bakınca aynı etkiyi hissediyoruz.

AN: Çoğu sanatçının işlerini internetten görüyoruz, her zaman gidip sergilerde orijinalini göremiyoruz. Sonuç olarak hissettiklerimiz aynı oluyor. Bazen ise eseri yakından gördüğümüzde yaşadığımız bir hayal kırklığı oluyor. Eseri kafamızda çok daha farklı hayaller ve beklentiler ile görmeye gidiyoruz. Tıpkı çoğu insanın Mona Lisa’yı gördüğünde verdiği “Düşündüğümden çok daha küçükmüş” tepkisi gibi. Şüphesiz işin orijinalini yakından görmek ayrı bir duygu. Seçtiğimiz çerçeve, baskı yöntemi, kullanılan kağıt da bu noktada önemli etke

nler. Benim için işin %50’si baskı ve çerçeve, çünkü işin havasını çok değiştiriyor.

OCÇ: Unutmayın ki, eğer içinizde yatırımcılar varsa, biten başka hiçbir ürünü bugün 100 liraya alıp yarın 500 liraya satamazsınız. Fakat bunu sanat eseri ile yapmanız mümkündür. Başka hiçbir şeyin fiyatı bu kadar spekülatif değil ve başka hiçbir şeye böyle defalarca değer katamıyorsunuz. Bu yüzden sanat eserine yatırım yapmak da hiç fena bir fikir değil. Kısacası sanat eserlerini alan kişiler bu eserlerin karşısında oturup sabahtan akşama bütün gün onları seyretmek amacıyla eserleri satın almıyorlar.

SB: Bu arada teknik açıdan bir edisyon nasıl fiyatlandırılır, bunu tartışalım. Fiyatlandırmalar nasıl gerçekleşiyor?

OCÇ: Ben bu konuyu tamamen galerinin sezgilerine bırakıyorum. Bu konuda şöyle bir yöntem izliyoruz: Toplamda ben bu konudan 100 birim para kazanmak istiyorum. Bundan tek edisyon yaparsak fiyatı 100 birim olacak. 4 edisyon üreteceksek 25 birim olacak. 100 edisyon yaparsak ise muhtemelen kimse satın almayacak. Bu süreç de epey hassas. 

SB: “Kimse”den kastınız koleksiyonerler mi?

OCÇ: Evet, koleksiyoner almayacaktır. Onun dışında da kimse de satın almak istemeyebilir. Zira bu durum CI Editions’ta da başımıza geldi. Oradaki mantık ‘bu baskıyı çok sayıda üretelim ki koleksiyoner olmayan insanlar da duvarına orijinal sanat eseri assın’ idi.  Kısaca, edisyon sayısını artırıp fiyatı düşürmekti, fakat çok fazla satış almadı. Bu işlere pahalı birer poster gözüyle bakıldı. Belki orada bir hata yapıldı. Edisyon sayısı 30 değil de mesela 15 olarak belirlenseydi ve fiyat da iki katı olsaydı, belki de satılacaklardı. Bunlar tamamen pazarlama işleri ve eserler kendi rayiçlerini buluyorlar.

AN: Ben bir galeri ile calışmadığımdan, sergi olacağı zaman galeri ile konusup önceki sergide işlerin ne kadara satılmış olduğu hakkında bilgi ediniyorum. Sonrasında da benim kendi değerim üzerinden bir yüzdeyle hesaplama oluyor. İşin boyutu, daha önce sergilenip sergilenmediği, kaçıncı edisyon o

lduğu gibi faktörler işin içine giriyor. Bunları da hesaba katarak ortak bir karara varıyoruz.

SB: İkiniz de satış kopyası yapıyorsunuz. Artist kopyasını da daha sonradan satabiliyor musunuz? Ne oluyor o artist kopyası? Bütün edisyonlar satıldıktan sonra ne oluyor? Teknik olarak sanatçı kopyası nedir?

OCÇ: Şu ana kadar bütün edisyonları satıp bir tek sanatçı kopyasıyla kaldığım bir durum söz konusu olmadı. Sanatçı kopyası edisyonlara ek olarak  ortaya çıkmış bir kavram. Örneğin, biraz önce 10+1 gibi bir tabir kullandım. Herkes bunun anlamını bilmiyor olabilir. Çoğu zaman künyelerde de görüyorsunuzdur. O ‘+1’ satışa çıkmayacak olan, sanatçının kendinde, ailesi içinde kalacak olan kopyadır. Bir gün satılmayacak diye bir kural da yok, belki eşe dosta hediye edilir, çocuklara bırakılır, tamamen sanatçıya kalmış.

SB: Bu ‘+1’ artist kopyasını kendinize mutlaka basıyor musunuz? 

OCÇ: Mutlaka değil, o da farazi bir şey.  CI Editions’ta basıldı, ama onun dışında yine o bir temenni olarak duruyor.

AN: Sizde durum böyle ise benimkini düşünemiyorum. 

OCÇ: Şöyle bir durum da oldu. Kore’de sergilenen diasec bir edisyon uzak bir mesafeye gittiğinden hasar gördü. Bir kenarı bükülmüştü ve galeri ile ne yapacağımızı şaşırdık. Durum böyle olunca sonrasında eseri bir kez o şekilde sergiledik. Edisyon hasarlı olmamalıydı, fakat ben kıyamadım ve sanatçı kopyasının o olmasına karar verdim. Kendi evime götürüp koydum. Ben eser ile mutluyum şu an, fakat artık edisyonu yok, yalnızca bir tane sanatçı kopyası var.

SB: O da bükük.

OCÇ: Bükük olabilir ama sonuçta o benim çocuğum sayılır. Benim için sorun değil. 

SB: Diyelim ki evde yangın çıktı ve sertifikalı kopya yandı. Bu durumda ne oluyor?

OCÇ: Sertifikayı satabilirsiniz.

SB: İnsan dijital işlerde “Bir daha basılır, ne olacak?” diyebiliyor.

OCÇ: Maalesef.

Dinleyici: Sigortalatmış olmak işe yarar mı?

OCÇ: Sigorta size parasını geri verir, ama o edisyonu geri getiremez. Sigorta parası ile başka bir numaralı bir edisyon satın alınabilir. Yine de yanmış olan edisyonu her türlü kaybetmiş oluruz. Böyle durumlarda kesinlikle sözümüzü tutmak zorundayız. Bu derece ilkeli davranmayan bazı durumlar olduğunu da duyuyoruz. Kurumların hasar gören, tamamen imha olan bir eser için sanatçıya “Ne yapalım kırıldı. Alt tarafı fotoğraf. Bir tane daha yaptırırız” dediğine şahit oldum. Bu şekilde davranmamak gerekiyor.

AN: Fuarda çalınan fotoğraf kitabından da bahsedebiliriz. Fotoğraf kitabının da edisyonu var. Bir kitabın edisyonlu olması ilk öğrendiğimde bana da garip gelmişti. Şu an Türkiye’de yaygın olmasa da yurtdışında bir fotoğraf kitabının edisyonlu olması durumu söz konusu. Amazon’da da görebilirsiniz. Bir kitap 100 tane basıldıysa ve ellerindeki sonuncu kopyaları ise ikinci el satılırken bir sanat eseri gibi satılıyor. Nedeni kitabın basımının bitmiş olması ve artık sahafların eline düşmeyecek olması. Kitabın değeri çok yükseliyor. Kitabın fuarda çalınması ve sonrasında geri gelmesi de utançtan dolayı.

OCÇ:  Kitap geri geldi, çünkü bu durum sosyal medyada o kadar ayıplandı ki bu hırsız sonunda kitabı gizlice getirip bırakmış. Gizlice derken de bire bir bir görüşme sırasında ben çok farkında olmadan aldım özür dilerim, diyerek geri vermiş kitabı.

AN: Belki de kitabın değerini fark etmeden almıştır. 

OCÇ: Belki de öyleydi, belki de vicdanıyla bu konuda başa çıkamadı. Ankara’da bir dergide benim başıma bir hırsızlık olayı gelmişti ve bir iş çalınmıştı. Bir okulun içindeki sanat galerisi olduğundan galeriyi işletenler çok utanmışlar ve ben de bu durumdan bir süre sonra haberdar oldum. Ne yapacaklarını bilemeyip benden habersiz önce baskı yapan yeri aramışlar, böyle bir hırsızlık olduğunu söyleyip bir tane daha üretilmesini talep etmişler. Talepleri kabul olunmayınca haliyle beni aramak ve çalındığını söylemek zorunda kaldılar. Ben mutlu olduğumu dile getirince çok şaşırdılar. Çünkü kızmamı bekliyorlardı. Bana göre ise bu başıma gelen en hoş şeylerden biriydi. Birinin o esere sahip olmak için suç işlemiş, hırsızlık yapmış olması benim için çok büyük bir iltifattı. Tabi sizi de buna özendirmiş olmayayım.

Bununla bağlantılı olarak, koleksiyonerliğin şöyle bir yanı da var. Eser satıldığı zaman tedavülden kalkmış oluyor. Bu çok can sıkıcı bir şey. O eserin bir müzeye veya galeri koleksiyonuna girmesi herkes tarafından görülebilir olması anlamına geliyor, fakat kişisel bir koleksiyona dahil olduğu zaman bu edisyonlar ortadan kalktı demektir. Bu durum resim için daha da vahim. Çünkü o eserden zaten bir tane var ve o da ortadan kalkınca daha kimsenin o eseri görme fırsatı olmuyor. En azından artık internet sayesinde bir şekilde bu eserleri, filigramla veya filigramsız paylaşıp daha çok insana ulaşmalarını sağlayabiliyoruz.

SB: Peki işi üretirken sanatçının satılabilir iş yapmak gibi bir motivasyonu var mı?

OCÇ: Kendi yakın çevremizden başka fotoğrafçı arkadaşlarımızın iyi satan ve edisyon sayısı düşük bir seri söz konusu olunca ve edisyonlar tükenince, tekrar baskı yapılması konusunda baskı gördüğünü duyuyoruz. Sanatçının kafasında o seri bitmişken ve daha fazla üretmek gibi bir düşüncesi ve motivasyonu ortada yokken daha fazla satılması adına aynı seriyi üretmeye devam ediyor. Ben bunu bazı ressamlarda da görüyorum. Bir eserinin izleyiciye yaşattığını diğer eseri tekrar ettiriyor. Tabi bunlar satış üzerine yapılan hareketler ve belki de bu döngüye girmemek lazım.

AN:  Ben bazen bir iş asılırken bu iş kesinlikle satmayacak diyorum. Bazen de satılabilir, ilgilenen çıkar diyorum. Hislerim genellikle doğru söylüyor ve bunu zamanla kişi öğreniyor. Üretim sürecinde bu şekilde düşüncelerim yok. Eser asıldıktan sonra anlıyorum.

SB: Şu ana kadar edisyonlardan, fiyatlandırmadan ve teknik konulardan konuşmuş olduk.  Dinleyicilerden bir soru yoksa eğer konuşmamıza devam edeceğiz. 

Dinleyici: Sanatçının kendinde sakladığı artist kopyası vardı. Ben bu kopyayı kamusal alanda sergileyemeyeceğim diye herhangi bir durum var mı? Yoksa sanatçının kararına mı kalıyor?

OCÇ: Evet yapılabilir.

AN: Hatta benim bildiğim artist kopyasının daha yüksek bir fiyata satıldığı durumu. Sanatçı o kopyayı kendine sakladığından daha özel bir yeri oluyor. Belki de fiyatın artması bu nedendendir.

OCÇ: Kimi zaman da müzeler veya büyük galeriler bildiğiniz gibi tematik sergiler yapıyorlar. Bu sergilere koleksiyonerlerden de işler geliyor sergilenip geri gönderilmek üzere. Bu “long term loan” dediğimiz uzun süreli ödünç alma yöntemi. İşler 6 ay veya 1 yıl gibi bir süreyle sergilenip geri gönderiliyor. Her koleksiyoner buna razı olmayabilir. Bu tür sergilere de artist kopyalarının girme şansı çok fazla. Böyle bir talep olunca biz de seve seve işleri veriyoruz. Evde duracağına orada sergilensin istiyoruz. Sonuçta biz fotoğrafçılar ve görsel sanatçılar olarak işlerimizi birilerine sunmak ve paylaşmak için yapıyoruz ve bu fırsatları da kaçırmıyoruz.

SB: Peki telif hakları ve manevi haklar konusu?

OCÇ: Mesela bir fotoğraf yayınlandığı zaman kadrajlanmaması, ters basılmaması, kötü basılmaması gibi talepler de bizim manevi haklarımız arasındadır. Bunu pek az fotoğrafçı dikkate alıyor. Herhangi bir işin yanlış künyeyle basılması, kadrajlanması, düşük kontrastla ve kötü renklerle basılması durumunda bizim bununla ilgili hukuki bir talepte bulunma hakkımız var. Çünkü oradaki baskı bizi küçük düşürüyor. Kitapla ilgili de bir şey söylemek istiyorum. E-kitapların ve insanların ekrandan kitap okuma alışkanlığının artmasıyla kitabın değeri günümüzde hayli azaldı. Ben kitap tasarımcıları cephesinde şöyle bir şey olduğunu görüyorum. Kitap hala çok kıymetli bir şey. Kağıt üzerinde olması, tabi herhangi bir kitap olmamalı bu, yani insanların fiziki olarak gidip onu alması, yanında taşıması, okuması için ekrandan okuma deneyimine göre ekstra bir değer katmış olması gerekiyor. Bu yüzden de kitap tasarımında çok ciddi sıçramalar oldu. Edisyon mantığının da veyahut insanların kendilerinin kitap üretmesi, çok az sayıda talep olduğu zaman üretilen, başta 1000 tane 2000 tane yapmak yerine “print on demand” dediğimiz stok tutmadan kitapların sipariş üzerine basılması ile kitap yeniden kıymetleniyor. Onlara da numara konuluyor. Esasında her kitap bir edisyondur, ama bu şimdi görünür olmaya başladı. Örneğin David Hockney’nin bazı çalışmaları var.  Sadece siyah desenler oluşturup bunları matbaadaki dört ayrı kalıba yerleştiriyor ve kitap basıldığında resim ortaya çıkıyor. Yani basılan kitap 2000 tane basıldıysa bu 2000 tane orijinali var demek oluyor. Yani kitap her koşulda bir orijinaldir. Bu zamana kadar sayısı çok fazla olduğu için biz bunu edisyon gibi kabul etmiyorduk.

SB: Bu her fotoğraf edisyonu orijinaldir anlamına mı geliyor?

OCÇ: Bir anlamda evet.

Dinleyici: Edisyon sayısı fotoğrafta en başta belirleniyor. Daha sonradan mekana göre kendi isteklerim doğrultusunda farklı bir şey yapabilir miyim?

AN:  İşte orada yine koleksiyoner işin içine giriyor. Diyelim ki başta işler için diasec yapma kararı aldık. Sonradan farklı bir kağıda basılırsa koleksiyonerler bu durumdan pek memnun olmaz gibime geliyor. Benim için bir fark yaratmıyor. Bir diğer durumda ise ilk edisyon diasec yapılıyor ve ben sonradan bu işi daha erişilebilir hale getirmek istiyorum ve kendi işimden küçük kartpostal boyutunda bastırıp size ulaştırıyorum. Koleksiyonerler ben bunu tek ve orijinal olduğu için aldım ama sen 100 tane daha dağıtıyorsun diyecektir. Yoksa bu durum benim için bir sıkıntı olmazdı.

SB: Baştan verdiğin karardan geri dönemiyorsun.

OCÇ: Evet, galiba o kararın baştan verilmesi gerekiyor. Kitapta da ikinci baskı gibi bir şey belirtiliyor, ilk baskı daha kıymetli oluyor. Belki fotoğrafta da sonradan karar verirseniz aynen sergi kopyasında olduğu gibi belki satmamak kaydıyla ya da mekana özgü bir edisyonu üretilebilir ve sonradan koleksiyonu korumak adına imha edilebilir. Hiç satılamamışsa zaten problem olmaz.

Diyelim ki siz bir sergi yapmadan bunu duvara nasıl asacağım diye düşünürken bir prova misali masaya eserlerin küçük örneklerini diziyorsunuz.  O küçücük baskılar örnek niteliğindeler. Ne zaman ki siz onu artist kopyası olarak belirtiyorsunuz; o zaman baskının statüsü değişiyor. Muhtemelen artist kopyasının edisyonla aynı özelliklerde olması bekleniyor çünkü.

SB: Peki o küçük baskılar evde mi duruyor?

OCÇ: Evet, imha da etmedim. Örneğin Haydarpaşa Garı’nın yanışını gösteren oldukça büyük bir diasec baskım vardı. Fakat koleksiyonerdeydi ve o zamanlar yenisini üretecek mali gücüm yoktu. Retrospektife onu çeyreği büyüklüğünde kendi ürettiğim bir baskı şeklinde koydum. Buna koleksiyonerin de itiraz edeceğini düşünmüyorum, çünkü onun elindeki versiyonla bunun hiç alakası yok ve benim elimdeki, O’nun koleksiyonundakine gölge düşüremez.

SB: Peki etikette koleksiyonerden bahsediliyor muydu?

OCÇ: Etikette hayır. Orijinalinin boyutu belirtiliyor ve edisyon sayısı. Son olarak, hiçbir şey sonsuz sayıda çoğaltılamaz. Biz fotoğraflar için de sonsuz sayıda yapılabilir diyoruz, fakat öyle bir şey söz konusu değil. İnternete koyduğunuz bir görüntünün kaç kişiye ulaşacağının bile bir sınırı var.

SB: Başka eklemek, sormak, konuşmak istediğiniz bir şey yoksa burada konuşmamız sona eriyor. Çok teşekkür ederiz geldiğiniz için ve bizi dinlediğiniz için. Umarız ki memnun kalmışsınızdır.

OCÇ: Valla ikinci edisyon ilkinden çok daha iyi oldu tabi ki izleyici katkısı sayesinde.

AN: Sahne ışıklarının da etkisiyle, aurası tamamen değişti.

SB: Çok teşekkür ederiz.

Tarih 2/17/2015

Etiketler: