Gazetenizden dev yazı dizisi : Bağlam tanımayan kovboylar

Bir nesneyi ya da durumu bağlamından koparmak demek, ne yapılırsa yapılsın ona başka bir gözle bakmak, farklı anlamlar yüklemek, hülasa o nesne ya da durumla ilgili tekmil algıyı değiştirmek anlamına gelir. Yani dönüşümüne şahit olduğumuz her ne ise, artık o taptaze ve yepy­enidir. Sanatın -özellikle güncel sanatın-, bütün kalıplaşmış/kemikleşmiş değer yargılarını yıkmak, ‘çoğunluğun’ sıkı sıkıya bağlı olduğu hatta faşizanca savunduğu ideolojileri alaşağı etmek ve türlü denetim/kontol mekanizmalarının içini boşaltarak onları amaçsızlaştırmak için çokça kullandığı ‘bir durumu bağlamından koparma’, oldukça güçlü bir silahtır; çünkü doğası gereği mizahi durumlar, zıtlıklar yaratarak hem o bahsettiğimiz yeni algıyı oluşturup insan beyninde bir sürü minik kapı aralar hem de göze, kulağa, ruha hitap eden hoşluklar yaratır. Farklı düşünmenin dünyanın bütün dertlerine derman olacağına dair samimi bir inancım var. Ama bu yazıda bahsedeceğim insanlar, dünyaya üç gün içinde çarpacak meteorun önüne geçmeye çalışmaktan ziyade daha alçak gönüllü emeller taşıyorlar ve estetik olandan alınan hazza oynuyorlar. Bayanlar baylar, Tim Walker [bir sonraki tefrikada] ve Anna Schuleit.

 
Binalara şarkılar söyleten, koridorlara çiçekler açtıran kadın: Anna Schuleit
 
Schuleit’nin çok acayip işleri var. Acayip derken, gerçekten kafası başka çalışan bir kadın. Resim eğitimi almış, Brooklyn’li bir görsel sanatçı diye tek cümlede özetlersek biraz güdük kalır; zira Schuleit daha çok, ecnebilerin “site-specific” dediği, mekana özgü yerleştirmeleri ile tanınıyor. Yani yapıtları tamamen içinde bulundukları mekana göre şekilleniyor, oranın özelliklerini kul­lanarak var oluyor. Sanatçının, bu yazının konusu olacak işi Bloom‘u anlatmaya başlamadan önce diğer işlerinden numuneler gösterip biraz iştah kabartmak istiyorum. Mesela 2000 yılında Massachusetts’teki terk edilmiş bir hastanenin içine yerleştirdiği 102 hoparlörle, binaya, Bach’ın 28 dakikalık Magnificat’sını çalıp söyleten Habeas Corpus projesi gibi. Schuleit’nin yarattığı proje için altı ses mühendisinin özel olarak tasarladığı sistem, 70 gönüllüyle birlikte beş günde hastanenin bütün binalarına yerleştirilmiş ve sanatçı, artık kullanılmayan bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesi­nin boş ve kasvetli koridorlarından, yarısı yıkılmış odalarından Bach’ı geçirerek, bahçede, kırık camların önünde bekleşen kalabalığa biraz büyüleyici, biraz da tüyler ürpertici anlar yaşatmış. 
 

 

 

Sanatçının kısaca bahsedebileceğimiz diğer bir işi Landlines ise benim hayran olduğum, hatta biraz da hasetle baktığım bir proje. Bir kere her şeyden önce MacDowell tarafından ısmarlanmış, hani şu 2007′de 100. yılını kutlayan ve New Hampshire’da bir ormanın içinde bulunan sanatçı rezidansı. İşte Schuleit, o 450 hektar ormanın içindeki herhangi 100 ağaca telefon yerleştiriyor ve gece olunca insanları ormana salıyor. Onlar da sağlarında sollarında çalan telefonlara bakıyorlar. Arayanlarsa MacDowell Kolonisi’nden gelip geçmiş ve o anda dünyanın herhangi bir yerinde olan sanatçılar! Aynı, sabah uyanıp da dün gece çok saçma bir rüya gördüğünüzü fark etmeniz gibi. Kıskanıyorum. 
 

Gelelim asıl mevzuya. Schuleit’yi, nesneleri bağlamından koparma noktasında Tim Walker’la ka­famda birleştiren yerleştirmesi: Bloom. Yine bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesindeyiz. Kapanmak üzere olan Massachusetts Mental Health Care, hastaneler üzerinde çalışan sanatçımıza bir siparişveriyor: nerdeyse 100 yıllık hastanenin kapanışını ses getirecek bir biçimde yapmak. Birilerineplaket verilen sıkıcı bir tören düzenlemek yerine, insanlara gerçekten bir deneyim yaşatacak, has­tanenin hikayesini anlatacak bir şeyler istiyorlar. Schuleit hastaneyi geziyor ve yıllar boyunca bir çok hastanın hayata döndüğü binayı son derece renksiz ve yaşamdan uzak buluyor. Ve sanatçı, hastaneye o iyileştirici, yaşama döndürücü özelliğini geri verip, şimdiye kadar orda çalışmış, ya dayatmış insanların hatıraları için bir nevi anıt yaratmak amacıyla Bloom’u ortaya çıkarıyor: 28.000 çiçek, hastanenin koridorlarına, odalarına, ofislerine yerleştiriliyor ve ortaya şu görüntüler çıkıyor. 

 

 

 

Bizzat gezmesek de, şu fotoğraflara bakarak bile ortaya çıkan işin ne kadar incelikli ve insana umut salgılatıcı olduğunu görebiliyoruz aslında. Binaya yerleştirilen çiçeklerin hepsi gerçek. 4gün açık kalan sergi / yerleştirmenin bitiminden sonra da, saksılar çeşitli kuruluşlara dağıtılmış. Sanatçı, o yaşam / iyileşme / yeniden açılma duygusunu vermek için yapma çiçek kullanmayı tercih etmemiş. 

 

 

 

 

Dediğimiz gibi bu proje, hayatının büyük bir bölümünü gerek çalışan gerek hasta olarak buradageçirmiş insanlara adanmış. Dolayısıyla Bloom’u görmek için geri dönenler, bizim sıradan bir seyir­ci olarak hissettiklerimizden daha başka şeyler görüp, algılıyorlar. Konuk defterine düşülen notlar, aslında yapılan işin insanlar üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu dünyanın en iyi sanat eleştirmeninden bile iyi açıklıyor. “Burada kalıp da hiç çiçek almamış bütün hastalar, bu çiçekler sizin için!” cümlesi, içlerinden beni en çok etkileyeni. 

Üstümüzdeki duygu selinden arınıp şöyle bir toplamak gerekirse, ‘dışarsı’na ait olan çiçekler ve çimler, her gün yürüdüğümüz, oturduğumuz, çalıştığımız alanların birer parçasına dönüştüklerinde bir kere 3 saniyelik bir “noluo?” sorusuyla önce bizi duraklatıyor. Silkin ve kendine gel ilkesi burda devreye giriyor ve biz önce gördüğümüze şaşırıp, sonra hayran olma ve büyülenme evresinden geçerek ya Bloom’da olduğu gibi geçmiş anılarımızı yeniden yaşıyor ve yorumluyoruz ya da zihni­mizde F5′e basıp kendi kendimize yeni hikayelere açılıyoruz.

Bu çeşit bir karmaşık sanatla baş etmenin yolu olarak, herkese her şeyin yerini değiştirmesini tavsiye ediyorum. Beyin açıcı, dimağ geliştirici bebek maması etkisi gösterecektir, söz veriyorum.

 

 

Kaynak:

 

http://www.thisiscolossal.comhttp://www.annaschuleit.com/http://www.macdowellcolony.org Christina Davis Landlines fotoğrafları için http://www.flickr.com/photos/csdavis/

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarih 23.2.2013

Etiketler: Art, hospital, flowers, Tim Walker, Anne Schuleit