Göçebe Bakış: Bir Tatlı Önyargı Yıkmaya Geldik Güneydoğu Asya'dan

Hilal Güler'in kaleme aldığı "Göçebe Bakış: Bir Tatlı Önyargı Yıkmaya Geldik Güneydoğu Asya'dan" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Önünden ne zaman geçsem beni neredeyse kolumdan tutup içeri çağıran bir atmosfere sahip olan ARTER, Göçebe Bakış ile yine oldukça heyecan verici, ilham dolu bir sergiye imza atmış. İola Lenzi’nin küratörlüğünü üstlendiği sergi, Güneydoğu Asya’dan 36 sanatçının 40’tan fazla işini görmemize olanak tanıyor. Sanatçıların ait oldukları coğrafya belki birçoğumuzun kulağına çok yabancı gelecek, fakat ele alınan konular ya da dertler bize pek de yabancı değil: Ulusal bütünlük, kültürün evrenselliği ve öznelliği arasında kurulan bağlar, üretim, kimlik, göç… Küratör Lenzi de verdiği röportajlarda, sergide yer alacak işleri kararlaştırırken Türkiye gündemiyle bağlantılı konuları göz önünde bulundurduğunu ifade ediyor. 

Vitrinde bulunan Yuvarlak Masa Tenisi adlı performatif yerleştirme, nasıl bir sergi ile karşılaşacağımıza dair fikir edinmemizi sağlıyor; ‘seyirci’ değil ‘katılımcı’, sadece ‘anlayan’ değil ‘anlatan’ ve ‘anlatılan’ oluyoruz; bağ kuruyoruz, hatta bağın kendisi haline geliyoruz. İnsanların yüzlerindeki ifadeyi izledikçe raketi kaptığım gibi oyuna dahil olma isteğinden kendimi alamadım. Bu kolektif eğlencenin bir parçası olurken, oyundaki bireysel çabamın diğer insanların çabalarıyla birleştikçe sıcak bir akış sağladığını hissettim. Normal, dikdörtgen bir tenis masasının çağrıştırdıkları belki; rekabet, hırs, dikkat, hız gibi anahtar kelimelerken, Lee Wen’in masa tenisinde zihnimde canlananlar üretkenlik, eğlence, oyun, paylaşım gibi kavramlar oldu. Bu oyunu sadece kazanmak için oynamamız imkânsız; burada amacımız ancak eğlenmek ve deneyimi bu yolla anlamlandırmak olabilirdi.

Girişte insanları sıcak bir enerjiyle içeriye çeken davetkâr hal, sergideki birçok işte kendini hissettirmeye devam ediyor. ‘Katılımcı’lar olarak sergi boyunca karşımıza çıkan işlere dahil oluyoruz, karşılarına geçip sorular soruyoruz, nesneler tarafından hırpalanıyoruz; yalnız sorgulamıyoruz, sorgulanıyoruz da. Yuvarlak Masa Tenisi’nde kolektif bir eğlencenin parçası olurken, birkaç adım sonra Nicanor Abelardo Kuyruklu Piyano Projesi bizi tuşlara dokunmaya ve sanatçının hikâyesini duyumsamaya çağırıyor; tuhaf bir eğime sahip Vapur Bankları’nda rahatsızlığı tecrübe ederken, Müşterek/Servet: Başka Bir Ülke Projesi adlı yerleştirmedeki teneke taçları taktığımızda insanlığın iktidar hırsıyla kendimizi de işin içine katarak dalga geçiyoruz. Yine katılıma dayalı yapıtlardan biri olan JosephineTuralba’nın Skandallar adlı yerleştirmesi de güçlü etkiler bırakan cinsten. Boş mermi kovanlarından süslü terlikler yapan sanatçı, bu terlikleri deneyerek hem zihinsel hem de fiziksel olarak rahatsız olmaya, işgal ve sömürge kavramları üzerine düşünmeye davet ediyor bizleri. Filipinli sanatçı, mermi kovanlarıyla iç içe hayatlar yaşayan insanların düşüncelerini, korkularını paylaşmamızı, onlarla empati kurmamızı istiyor belli ki. Bu yapıtta en çok dikkatimi çeken parça yine boş mermi kovanlarından yapılmış olan minik çocuk terliği: görüntüsü ne kadar tatlıysa, hissettirdikleri de bir o kadar dehşet verici.

Sergideki vurucu işlerden bir diğeri ise Sutee Kunavichayanont’un Tarih Dersi 2. Bölüm başlıklı işiydi. Yerleştirmeye yaklaştıkça ahşap sıralara sürtünüp duran boya kalemlerinin seslerini duymaya başladım. Loş bir ortama yerleştirilmiş 23 okul sırasına eklenen bu ses biraz ürkütücü geldi kulağıma. Okul denen şeyin çağrıştırdığı ağır disiplinin beraberinde getirdiği duygular hücum etti zihnime. Duvar kenarındaki boya kalemlerinden ve kağıtlardan alarak kendime bir sıra seçip oturdum. Sergi broşüründen öğrendim ki sıraların üzerine kazınmış cümleler, Tayland tarihinden acılı, çoğunlukla da kanlı olaylara ilişkin bilgiler içeriyor. Kazınmış bölgelerin üzerlerine kağıt koyup boyadıktan sonra ortaya çıkanların hangi olaylarla ilgili olduğunu da katılımcılar arasında elden ele dolaşan broşürlerden öğrenebiliyoruz. Bu yerleştirmede hem öğrenci, hem de öğrenme sorumluluğunun farkına varan bir katılımcı olduğumu hissettim ve insanlar olarak sorumluluk almayı bilmediğimiz sürece tarihin aynı şekilde akıp gideceğine dair düşüncelere kapıldım. Neredeyse bütün ülkelerin tarihleri, siyasetçileri, halkları çok farklı olsa da bir yerde birbirlerine benziyor galiba, broşürlerde okuduğum cümleler daha önce hakkında hiç fikir sahibi olmadığım olaylara ait olsa da pek yabancı gelmedi; kahra­manlıklar, ulusal güç, iktidar, istikrar…

Görüldüğü üzere, eğer Güneydoğu Asya ile bağlarımız veya bu konuda pek bilgimiz yoksa, sanatçı isimlerini telaffuz etmek de imkânsıza yakın. Fonetik açıdan beni bu kadar zorlayan başka bir sergi görmemiştim. Sergi boyunca sanatçıların konuştukları dil ve ürettikleri işler arasında da sezgisel bağlar kurmaya çalışırken dil, biçim ve anlam arasındaki kuvvetli ilişkinin sayısız bağı olabileceğini tekrar hatırladım.

Göçebe Bakış sergisinin katılıma açık işlerle dolu olması, çağdaş sanatın etki alanının genişlemesine katkıda bulunmayı amaç edinmiş bir kurum olan ARTER’in ilkeleriyle de uyumlu bir atmosfer yaratmış. Sanatın ancak insanla var olabildiğini bizlere açıkça gösteren, izleyicisiyle var olan yapıtlar, sadece aktarmak istedikleri konuları etkili yollarla ifade etmekle kalmıyor, sanatın etki gücünü de bizlere bir kez daha göstermiş oluyor. ARTER’in, çağdaş sanatı ‘anlaşılır’ kılabilmesini sağlayan bir diğer özelliği de her sergide bizlere yol gösteren, her işi tek tek, incelikle anlatan metinlere sahip rehber kitapçıklar.

ARTER’den çıktıktan sonra izlenimlerimi gözden geçirirken anladım ki sergi, beklentilerimin çok üstünde söylemlere, sorulara sahip. Sergiyi gezmeye başlarken Güneydoğu Asya’daki ülkeler, halklar hakkında pek de bilgi sahibi değildim ve bu yolla belki biraz bir şeyler öğrenebileceğimi düşünüyordum. Bu beklentilerime yanıt veren çok sayıda iş görmekle kalmadım, aynı zamanda içinde bulunduğum şehir ve ülke ile de çok sayıda benzerlik buldum ve güçlü bağlar kurdum.

Beklentilerimi politik sanat ve ötekinin sanatı, farklı coğrafyadan gelen egzotik işler ile sınırlı tuttuğumu yüzüme vuran işler de yok değildi; Mela­ti Suryodarmo’nun oldukça fazla fiziksel dayanıklılık gerektiren 5 saatlik performansının videosu Seni Seviyorum’u izlerken şehvetin keskinliğini, ayrı kalmanın acısını, vazgeçememenin güçsüzlüğünü ve acıya gösterilen direncin gücünü hissettim. Avrupa’daki, Amerika’daki galerilere işlerini götüren sanatçılarımızın sık sık duyduğu “Sen İstanbullu/Urfalı/Mardinli değil misin? Oradaki sorunlara dayalı şeyler yapsana, işlerin çok Avrupai’’ eleştirilerine kızgınlık duyarken, aynı önyargılı bakış açısına sahip olduğumu fark etmek –hem de Türkiye’de yaşayan biri olarak– şaşırtıcıydı. Sergi, kendi coğrafyam, kimliğim ve insanlık hallerimle birçok yoldan bağ kurmamı sağlamakla kalmadı, farkında bile olmadığım önyargılarımı da yıkmama yardımcı oldu.