İstilanın Düşündürdükleri

Ceren Acun'un kaleme aldığı "İstilanın Düşündürdükleri" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

SALT Beyoğlu’nda 5 Eylül – 16 Kasım arasında gerçekleştirilen Yazlık: Şehirlinin Kolonisi isimli sergi, gündelik yaşantımızdan oldukça aşina olduğumuz ‘yazlık’ olgusunu, Türkiye’nin sosyo-kültürel, iktisadi yakın geçmişine uzanarak, bu olguyu mimari bir yapı olmanın da ötesinde bir kavram olarak ele alıyor. Sergi öncesi yapılan açık çağrı ile aile albüm­lerinden toplanan fotoğraflarla ya da belge, edebî metin, video, çizim, harita, mimari tasarımlar ve hatta mobilyalarla geniş bir arşivin ortaya konulması, konuya dair yapılan araştırmanın titizliğini gözler önüne sererken, aynı zamanda kavramın doğuşunu ve tarihsel gelişimini gözlemlemeye imkân tanıyor. Ayrıca serginin kurgusu gereği en üst kattan başlayarak gezildiğinde, söz konusu tarihsel gelişimin, sadece 1950’lerde Ege ve Akdeniz’deki sahil kasabalarının keşfi ve kıyılara yerleşimin teşvik edilmesiyle ya da 1980’lerle birlikte kıyılarda başlayan yoğun betonlaşma süreciyle sınırlı kalmayıp 19. yüzyıla dek uzanarak İstanbul ve yakın çevresinde ‘sayfiye’ kavramıyla sosyal hayatın içinde kendine nasıl yer bulmaya başladığı görülmüş oluyor.                                 

Dolayısıyla Türkiye’de bir yüzyılı geçkin süredir varlık gösteren yazlık mefhumunun toplumsal/kültürel, ekonomik/politik açılımlarının, süreç içerisinde, günlük hayata yansıma biçimlerinin irdelenmesi kaçınılmaz oluyor. Özellikle serginin alt katlarında, sahil kasabalarına yapılan akınların 1930’lardaki bireysel girişimleri aşarak, 1950’lerdeki kooperatif/yazlık sitelere evrilmesi ve 1980’lere gelindiğinde ise gerçek bir kolonileşmeye dönüştüğünü görüyoruz. Sergi tam da bu noktada hedeflediği amaca ulaşarak isminde geçen koloni sözcüğünü destekler nitelikte belge ve görselleri karşımıza çıkartıyor. 1970’lerde inşasına başlanan Datça-Aktur, Balıkesir-Artur gibi ilk büyük mimari girişimlerin döneme ait fotoğrafları, planları, bir devlet politikası olarak Turizm Teşvik Kanunu’nun ön ayak olduğu gerçek bir istilanın önünün açılmasına işaret ediyor. İstilacılık ise yayılmayı, değiştirmeyi ve hatta bozmayı beraberinde getiriyor. Sergide, Bodrum Gündoğan Koyu’nun maruz kaldığı hızlı yapılaşmaya dair görsel, bu durum için çok çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Oldukça büyük olan görselin bir tarafından bakıldığında 1990’ların başın­daki tenha denilebilecek görüntüsü, diğer tarafından bakıldığında ise neredeyse tanınmaz hale gelmiş günümüzdeki görüntüsü, izleyende kısa süreli bir oryantasyon problemi bile yaratabilecek nitelikte.

İstilanın kaçınılmaz sonuçları olarak ortaya çıkan, doğanın şehirli koloniler tarafından ele geçirilmesi, altyapı sorunları, hatta bölgedeki yerel halkın yaşam alanına tecavüz, konuyu daha geniş çapta tartışmaya elverişli kılıyor. Örneğin sergide Oktay Rıfat’ın Bir Kadının Penceresinden adlı eserinden alınmış metinde, yazar, şehirli karakterin yerel halktan şikayetini şu sözlerle aktarıyor: “Sitenin yanı başındaki bağda kasabalı rakı içiyor akşamları, diyor Lebibe. Tabanca sesinden durulmuyor.”1 Yine aynı hikâyede cin fikirli bir müteahhit yüzünden sitede yaşanan kanalizasyon problemleri, kapanmayan mutfak dolapları diyaloglardaki şikayetlerle dile getiriliyor.

Bu yakınmalar çoğu kimseye tanıdık gelirken, huzur ve rahatlık için kaçılan yazlık mekânlarda bitip tükenmek bilmeyen dertlerinin konu edildiği 1993 yapımı komedi dizisi Yazlıkçılar da saat başı gösterilen bölümleriyle sergide bir kaynak olarak kullanılıyor. Ayrıca yazlıklarda kul­lanılan mobilyalardan bazı örnekler sunan araştırma, bu şekilde yazlık sahiplerinin dahil olduğu sosyo-ekonomik sınıflara dair ipuçlarını da izleyici ile paylaşıyor. Farklı dönemlere ait demir, ahşap, bambu, plastik gibi malzemelerle yapılmış dokuz yazlık sandalyenin bir arada sergilen­mesi son derece akılda kalıcı bir örnek olmuş. Özellikle, üretimine 1988’de başlanmış ve dayanıklı olduğu için kısa sürede sınıf farkı gözetmeksizin her evin demirbaşı haline gelmiş plastik sandalyeleri unutmamak gerekiyor. 

Öte yandan serginin üzerinde durulması gereken bir diğer önemli noktası ise seyirci ile etkileşimi ön planda tutma isteği. Aile arşivlerinden seçilen fotoğraflar, günlükler, videolar, ilk adımda bakan kişide kendi kişisel geçmişiyle bir özdeşleşme sağlayan tanıdık manzaralar sunarken, ‘Senelik tatilinizi memleketin neresinde geçirebilirsiniz?’ gibi bir soruyla seyirciyi dolaysız bir etkileşimin içine çekiyor. Seyirci aynı zamanda isterse, duvarlarda sergilenen Refik Halit Karay, Oktay Rıfat ve Henry Prost gibi yazarların metinlerinden birer nüsha alarak yanında götürebiliyor ki bu çok güzel düşünülmüş bir ayrıntı. Seçilen metinlerin hepsi, okuyan kişide kendi hayatından paralel noktaları hatırlatacak türden. Örneğin Refik Halit Karay’ın 1944 yılında kaleme aldığı Yazlığa Gitmeyenlerin Psikolojisi adlı metinde, yaz aylarının başlamasıyla İstanbul’dan ayrılan nüfusun ardından şehre dair izlenimler aktarılıyor. Kalabalıklar kaybolunca, şehrin tıpkı misafir baskınını savuşturmuş bir ev sahibinin rahatlığına büründüğünü ve ancak o zaman gezilen yerlerin ya da sokakta sohbet edilen kişilerin ayırdına varılabildiğinden söz ediliyor. Şehirle sakini arasında kurulan bir bağ, bir benimseme ortaya çıkıyor. Ayrıca yazlığa gideme-yenler arasında da benzer bir yakınlık, aynı hislerin paylaşıldığı zamanlar yaşanıyor. Sergi bu metinle, tartışmaya açtığı yazlık kavramına dönüşlü bir bakış açısı da sağlıyor. Şehirden ayrılan kitlelerden geriye kalanların his­lerine bir şekilde tercüman olmuş bu metnin sergilenmesi, başka yönden bakmayı, haliyle farklı bir etkileşim yakalamayı mümkün kılıyor.

Yukarıda sözü edilen örnekleriyle birlikte denilebilir ki, sergi, gerek edebiyat, gerek video ve fotoğraf gibi görsellerle, belgelerle ve daha da önemlisi tüm bu materyalin yerleştirilme biçimleriyle, tasarımıyla oldukça akıcı bir dil yakalıyor. Böylelikle ortaya çıkan bu dil ve kullanılan araç çeşitliliği ile izleyici, insanın doğa üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümü bir kronoloji içinde görebiliyor. Yaşanan sosyal, tarihsel, ekonomik ve politik değişimlerle yazlık kavramını yeni yorum­lamalara ve sorgulamalara açık hale getiriyor. Ayrıca sergi boyunca Ev Konuşmaları, Kıyı Konuşmaları gibi ev konusunun gündeme ge­tirildiği konuşmalar ve Açık Sinema’da gösterilen, konuya odaklı filmler dikkat çekiyor.

1 Rıfat, Oktay, Bir Kadının Penceresinden, Yapı Kredi Yayınları: İstanbul, 2014, s.67.