Kent ve Birey: Dar Alanda Güncel Sanat Atakları

Didem Ezgi Yakupoğlu'nun kaleme aldığı "Kent ve Birey: Dar Alanda Güncel Sanat Atakları" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Çevremizde kurulmuş olan düzen ve yapının insan üzerinde yarattığı kaybolmuşluk, yüzleşme ve anksiyete konularını irdeleyen ve Mixer’in ev sahipliği yaptığı The Built Environment, Lower East Side İstanbul’da sergisinde Gürcistan, Amerika, Almanya ve Kanada doğumlu sanatçıların - Anna K. E., Josh Tonsfeldt, Robin Cameron, Josha Abelow, Carol Szymanski, Frank Heath, Erica Baum, Jill Magid ve Eli Ping- işleri yer alıyor.

Kırkın üzerinde çalışmanın yer aldığı serginin hemen girişinde izleyiciyi iki video çalışması karşılıyor. Anna K. E.’ye ait olan Enough Sugar/YeterinceŞeker ve Cultural Catalyst That Drives the Popular Dialogue Globally/Popüler Diyaloğu Küreselleştiren Kültürel Katalizör isimli iki video çalışması sanatçının etrafımızı saran yapılar içinde mücadelesine, bu etkileşim sonucunda ortaya çıkan üretim ve yaratım süreçlerine gönderme yapma çabasında. Fakat, kullanılan iki farklı videodaki anlatım, birbirini tamamlamaktan çok zıtlık oluşturuyor. Kuş bakışı çekilen ilk videoda, tekerlekli dikdörtgen bir malzeme üzerinde oturarak elindeki değneklerle atölyedeki kalabalık içinde dolanmaya çalışan sanatçı,daha çok engelli ve kısıtlı imkânlar içinde var olmaya çalışan bir bireyi anımsatırken, zemin açısından çekilen diğer videoda sanatçının bale yaparak atölyedeki her bir parçanın arasından rahatça sıyrılması kaçış arzusunu ve bunu başarmadaki ustalığını hissettiriyor. Videonun sonun­da bacaklarının arasından yere akan su kavramsal olarak algının sınır­larını zorluyor. Videodaki son sahneyle sanatçı atölyedeki deviniminin ardından gebe olduğu eseri yaratmadan önceki son durumuna ya da ihtiyaçlarını gideremeyecek kadar zorlu ve yoğun bir süreçte olduğuna gönderme yapıyor. Sonuç olarak bu iki videodaki anlatım, daha ziyade bireyin kaybolmuşluğu üzerinde birleşiyor.

Sergideki bir diğer video çalışması Eli Ping’e ait. Broadway’de mimari yapıların ve birçok kentsel engelin arasından sıyrılarak, çizgilere bas­madan yürümeye çalışan insan videosu, anksiyeteyi yansıtabilmiş, fakat çekim tekniğinde bağımsız sanat filmlerinde kullanılan evrensel standartların tercih edilmesi işin özgünlüğüne katkı sağlamaktan çok işin sadece teknik yönünü zenginleştirmiş. Sanatçının, sineklik bezinden yapılmış olan ve olduğu gibi duvara asılan, Untitled/İsimsiz adlı diğer çalışması ise, serginin temasıyla örtüşmemiş ve biraz zorlama durmuş. Dikey bir heykel olarak düşündüğü bez, sadece ışık oyunlarıyla yüzeyinde farklı desenler ortaya çıkaran ve göze hoş gelebilecek bir çalışma olarak sergide yerini almış. Serginin orta bölümünde Robin Cameron’a ait olan Vayyyse, Wane Way Woe ve Minor Toes/Minik Ayak Parmakları isimli üç iş, seramik atölyelerindeki artık çömlek parçalarının kullanılarak yeni formlar üretilmesi ve bu formların izleyicide yaratacağı çağrışımlar üzerine kur­gulanmış. Eserde artık ve gözden çıkarılmış malzemelerin kullanılması, yaşam içinde önemsenmeyen ve değersiz görülen tüm şeylerin farklı bir bakış açısıyla ve saklı olanı görebilmekle yeniden şekillenebileceğinin ve anlam kazanabileceğinin ifadesi. Bununla beraber sanatçı, insan vücudunun uzuvlarını formüle eden çalışmalarında, bireyin kırılganlığına gönderme yaparken, insanın faniliği ve var olma çabasının beyhudeliğini de akla getiriyor. Japonların kullandığı yöntemden esinlenerek kullandığı altın yaldızlar, diğer yandan bu çabayı yüceltme arzusunda. Somuttan soyuta doğru anlamlar içeren çalışma, kavramsal yönden ana temayla ortalama bir ilişki içinde, fakat sanatçı teoride ve pratikte sanatın estetik yönüne ulaşmayı başarabilmiş.

Erica Baum’un Naked Eye Series/Çıplak Göz Serisi ve Jill Magid’in Los Clubes, The Lovers Fountain/ Los Clubes, Aşıklar Çeşmesi eserleri üslup, sunum ve biçimsel yönden serginin ana temasını en iyi vurgulayan işler arasında. Erica Baum’un, yaşanılan topografyada insan hayatı için zorunlu veya zorunlu olmaksızın her bir yapının yarattığı görüntü karmaşasını ve sıkışmışlık hissini fotoğraflardaki farklı imajlar, çizgisel grafikler ve metin­lerle yansıtması, eseri soyutlaştırırken diğer yandan anlamı da kuvvetlendirebilmiş. Bununla beraber, göz oyunlarına yer veren bu ifade biçimi edebî ve sıcak bir atmosfer yaratmanın aksine, tüm kalabalığın içinde soyutlanmışlık hissini daha da fazla vurgulamakta. Jill Magid’in çalışmasında, fikrî mülkiyet ve telif haklarından kaynaklanan engeller ve sanatçı ile otorite arasında yaşanan gerilim sonucu ortaya çıkan baskı, sanatçının yaratım anından eserinin topluma ulaşmasına kadarki sürecin özeti niteliğinde. Her şeyi belirli bir kalıba oturtma zorunluluğu, kısıtlamalar ve hatta sansür, sanatçının ve bireyin özgür iradesini gölgeleyip, yaratıcılığını köreltme aşamasına sürüklemekte ve yapıtın sunumunu da zorlaştırmakta. Fakat sanatçı kullandığı malzeme ve yöntem ile tüm kurallar ve yaptırımlar çerçevesinde dahi düşüncenin dışavurumunun ve yapıtın sunumunun bir çıkış noktası bulabileceğini gösteriyor. Her ne kadar hazır ürünün kullanılması ilk etapta kolaycı bir yaklaşım olarak düşünülse de, nesnenin amaca net olarak hizmet etmesi güncel sanatın sanat olabilme­sindeki en belirgin sebep olan fikir öğesini açıkça destekliyor.

Bireyin yüklediği belirli anlamlar sonucu artık herhangi bir nesnenin sanat eseri sayılabildiği düşünüldüğünde, modern sanat eseri ile o nesne arasındaki ayrımı geleneksel teknikler içinde ayırt etmek neredeyse imkânsızlaşıyor. Böyle bir durumda, her türlü nesnenin güncel sanat eseri olması mümkün oluyor. Bu noktada ana temanın ve fikrin iyi olması kadar, fikrin aktarım biçimi, temsili ve izleyiciye ulaşabilmesi de önem arz ediyor; bu da sunulan malzemenin kavramsal sanat olarak kabul edilebilirliğini belirleyen temel unsur haline geliyor. Yararlı olanı sunma arzusu, sanat icra eden kişi için estetik ve pratik kaygılar arasından sıyrılarak sadece kavrama odaklanma zorunluluğunu hissettiriyor, bunun paralelinde de tümünün bileşkesinden oluşan işlere pek rastlanmıyor ve tam da bu yüzden odaklanan noktanın iyi kotarılması gerekiyor. Sonuç olarak, sergiyi bu yönden değerlendirdiğimizde video, heykel, fotoğraf, grafik gibi farklı teknikleri ve üslubu kullanmayı tercih eden sanatçıların, genel olarak ana temayı ve fikri yansıtma çabası içinde olduğunu, fakat aktarımda ve temsilde bu etkinin daha zor yakalanabildiğini ve eserin simgelediği kavram meselesinin izleyici açısından bir nebze bulanıklaştığını söylemek yanlış olmuyor.