Metropol, Modernizm, Melankoli

Melike Çömlek'in kaleme aldığı "Metropol, Modernizm, Melankoli" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

O gün sabah uyandıktan sonra ilk işim birkaç gün için gereken eşyalarımla bir bavul hazırlamak olmuştu. Çünkü aklımda sadece, saatler sonra doğduğum sahil şehrinde olma hayali vardı. Yıllardır ikamet etmeme rağmen İstanbul’da artık her şey anlamsız ve sıkıcı gelmeye başlamıştı. İstanbul’a yabancılaştığımı, hatta buradayken kendimden uzaklaştığımı hissetmeye başlamıştım. O yüzden buradan bir iki gün uzaklaşmak iyi gelecekti. Havaalanına gitmeden önce durağım, bu sergi oldu. Ama ilk defa, o an çevremdeki tüm inşa edilmiş alanlardan kaçma fikriyle örtüştüğü için duygularımı en iyi tercüme eden sergilerden biri karşıma çıkmıştı.

Bahsettiğim sergi Mixer’in ev sahipliği yaptığı, Kathleen Madden küratörlüğünde dokuz New York’lu sanatçıyı ağırlayan The Built Environment,Lower East Side İstanbul’da sergisi. Serginin isminden anlaşılacağı gibi en önemli özelliklerinden birisi Lower East Side’da yaşayan sanatçıların çalışmalarını, Mixer’in kendine ait sergileme pratiği ışığında yorumlama­ları. Sergi ana aksında modernizmi, modernizmin yansımasını en belirgin gördüğümüz kentleri ve bunun getirdiği mekânsal deneyimlemeleri ele alıyor.

Modernizmi batıda meydana gelen gelişmelerin ve yaşam tarzımızdaki değişimin çerçevesi olarak değerlendirmeniz, modernizmi bu çerçevede karşınıza çıkan en küçük yaşam alanını bile yeniden yorumlayan ve dönüştüren bir metabolizma olarak da düşünmenize yardımcı olabilir. Özellikle coğrafik olarak Batılı ülkelerde daha belirgin olarak gözlemlenen bu metabolizma, Batı’nın diğer toplumlardan farklılaşması anlamına gelir. Tüm temel değerleri yeniden şekillendirip kendi tarzını oluşturan bu toplumlar, kendi tarzları ile modernliği bizzat temsil ederler. Ancak bu dönüştürme tam bir kültür tahribatı şeklinde gerçekleştiğinde yabancılaşma, melankoli halinde yaşam, kavgacı hatta saldırgan bir toplum bile yaratabilir. İşte bu Lower East Side sergisi de yaşanan bu modernleşme sürecini, sanatçıların eserleri sayesinde İstanbul’a taşıyor ve sanat yoluyla yaşadığımız kente yabancılaşma biçimlerimizi yorum­lamamızı sağlıyor.

Video, resim, kolaj, grafik gibi farklı tekniklerle donatılmış sergideki eserlerde eser künyeleri kullanılmamış. Bu, bize serginin kendisini de bir mikroorganizma, hatta kendi içinde bir habitat olarak görmeye yöneltiyor.

Modern kentteki, yani metropollerdeki problemlerin tek nedenini sosyo-politik gelişmeler olarak görmek yanlış olur. Mekânsal tasarımlar da toplum üzerinde olumsuz etkilere yol açabiliyor. Modern olmak mimari olarak başlı başına bizi modern kentteki geometrik düzene, düz çizgilere sığdırmaya çalışıyor. Bu her ne kadar şehirde yaşayan insanları daha mutlu etse ve kendilerini güvende hissetmelerine yardımcı olsa da, bir süre sonra aynı düzen, insanlarda kırılganlık ve yabancılaşma duygusunun ortaya çıkmasına sebep oluyor. İnsan, bırakın yaşadığı şehri; yaşadığı çevreye, eve, hatta çevresindeki yakınlarına bile yabancılaşma sürecine girebiliyor.  

Sergide bu mekânsallık sorununu videolar kendilerine görev üstlenmiş gibi görünüyor. Anna K.E., bu sorunsalı çarpıcı şekilde irdelemek için dışar­daki mekân topografyasını, kendi atölyesinde minimalize etmeyi seçmiş. Enough Sugar/Yeterince Şeker ve Cultural Catalyst That Drives The Popular Dialogue Globally/Popüler Diyaloğu Küreselleştiren Kültürel Katalizör eserlerinin bu kadar dikkat çekmesinin sebeplerinden birisi, kanımca, her iki videoyla da serginin tam girişinde karşılaşılıyor olunması. Sergi alanına girdiğiniz anda iki yanda göreceğiniz videolarında Anna K.E., dışarıdaki mekânsal yaşam alanları ne kadar modern olursa olsun, sanatçının üretim faaliyetine giriştiği anda hangi güçlüklerle karşılaştığını yansıtmaya çalışmış. Sergideki diğer video işleri Eli Ping’e ait. O da, Anna K.E. gibi, hareketliliği videosunda odak noktasına koyarak, New York’taki 220. Cadde’den The Battery’ye kadar saatler süren yürüyüş videosuna izleyicileri misafir ediyor. Walk adını taşıyan bu videoda Ping, tek bir çizgiye ve çatlağa bile basmadan yürüdüğü videosunda seyirciye takıntılı bir karakter çiziyor.

Videolar kadar dikkat çeken diğer bir eser bir yerleştirme projesi. JoshTonsfeldt’nin Perpetual Summer/Sonsuz Yaz eserinde, günlük tüketim mallarından oluşan malzemeleri bir kamyon lastiği içine yerleştirdiğini görüyoruz. Bu, her gün ihtiyacımız olan hızlı tüketim mallarının dayanıklı eşyalara rağmen ne kadar hızlı çürüyüp yok olduğunun kanıtı gibi. İçinde doğal yiyecek, meyve, sebze bulunan bu yerleştirme Tonsfeldt’in izniyle Mixer’in farklı sanatçıları tarafından periyodik olarak yenileniyor. Eser Dilan Bozyel, Sema Özevin, Berkay Buğdanoğlu ve Egemen Tuncer tarafından yeniden yorumlanmış.

Tüm bunlar dışında, yazılı ve toplumsal kurallardan hareketle kamusal alanlarda meydana gelen işlevsizlikler, sergideki basılı görseller ve objeler tarafından temsil ediliyor. Bu işlevsizliklerin görüldüğü alanlar olarak posta teşkilatı, çalışan - işveren ilişkileri gibi tamamen düzene ait mekânizmaları sayabiliriz. Sergideki bu eserler modern toplumlardaki kuralların insanların ihtiyaçlarına göre değil de iktidarın istediği şekilde düzenlendiğinin en açık ifadesi. Örneğin, Carol Szymanski posterlerindeki tipografilerle şifreli bir dil kullanarak toplumun bu müdahale edemediğimiz kısımlarındaki ifadelerine yer vermiş. Yine Joshua Abelow da dili, mesajlar içeren görseller olarak oluşturmuş.

Frank Heath’in sergideki Former Structure/Currency Tray/Önceki Yapı/Döviz Düzenleyici isimli çalışmasını da atlamamak lazım. İkiye bölünmüş halde sergilenen para çekmecesinin hikâyesi oldukça merak uyandırıcı. Dünyanın her yerinde benzer şekilde işleyen posta sisteminin yine hayatımızdaki inşa edilmiş alanlar içinde yer aldığını, kendisine özgü kural ve çerçevelerinin insan hayatı için ne denli sorunlu olabileceğini de gözler önüne seriyor.

Tüm bu işler üzerinden, modernizm tüm sergi boyunca bir toplum projesi olarak tanımlanıyor. Sonuçta şunu anlıyoruz ki; bu projede kent, ne kadar törpüleyip normalleştirmeye çalışırsak çalışalım, yine de problemli bir fenomen. Bunun anlatımı dışa vurulduğunda, mekân-insan ilişkisi hiçbir düzene oturmuyor ve bu düzen yeni sorunlarla karşımıza çıkıyor. Bense, sergiden sonra yolculuğuma başlamak üzere havaalanının yolunu tuttuğumda, The Built Environment, Lower East Side İstanbul’dasergisinde biraz önce gördüğüm tüm sanatçıların her bir eserini düşündükçe, dışımda kurgulanan dünyaya yeniden yorum getirmeye çalıştım. Oturup uçağın kalkış saatini beklerken, o havaalanını kent gibi ele alıp bir metabolizma olarak hayal ettiğimde uçaklarla, makinelerle, kurallarıyla orada olup biten her şeyin insanın kendine yabancılaşmasındanasıl büyük bir rolü olduğunu görmüş oldum. Aklımda bu sorularla, inşa edilmiş çevrenin içindeki küçük bir parça olarak hayatıma devam ettim.