Sanat Yazımını Düşünürken

*** Bu yazı Genç Sanat dergisinin Temmuz-Ağustos 2014 tarihli sayısından alınmıştır.

Mixer’in, ArtWriting Turkey (AWT) projesi kapsamında gerçekleşen “Sanat Yazımını Düşünmek” konulu panel konuşmam ve bu iki günlük panele katılanların bir kısmının ortaya çıkarttığı yazım üretimlerinden seçtiğimiz bölümler aşağıda yer alıyor. Sanat yazımını düşünmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemdeyiz, Gençsanat dergisinde bunun önemine sık sık değiniyoruz. Mixer’in bu konudaki duyarlılığı ve bir diyalog alanı oluşturması ise dikkate değer bir girişim. Sanat yazımı bizi biraraya getiriyor, çünkü sanatı anlamaya ya da onunla duygulanımsal bir ilişki kurmaya çalışıyoruz. Bu, bir sergi gezimi sırasında da olabilir ya da bir sanatçının üretim dünyasıyla karşı karşıya geldiğimizde de zihnimiz onun üzerine çalışmaya başlar. Yazma ise bu anlama ve duygu ilişkisi kurmaya girdiğimiz alanın bir başka aşaması. Yazarken de aslında tüm bu süreçler işliyor. Başlangıçta düşünüyor, bir duygu ilişkisi kuruyor, cevapları bütünüyle buluyor, sonra da yazıyor değiliz. Yazma aşaması da anlamaya çalıştığımız bir süreç. Yazarken anlıyoruz, ele aldığımız konuyu sayfa sayfa yazarken açıyoruz, yani yazmak zihinsel bir yolculuk. Ne yazacağımızı bütünüyle baştan kestirmiyoruz. Sorularla düşünebiliyormuyuz ve aslında sorularla yazabiliyormuyuz bu önemli. Yazıyoruz, çünkü bizde duygulanım üreten bir sergiye, sanatçıya bir karşı üretim, zihinsel bir armağan sunmak istiyoruz. Yazıyoruz çünkü ilgilendiğimiz, içinde bulunduğumuz alan sanat ise onun üzerine yazmak bize haz veriyor. Haz almak hafifsenecek bir duygu değil; devam etmek için gerekli bir duygu. Bu, bir yapıt üretmenin ve onun başkalarına ulaşmasının hazzı.

Yazıyoruz, çünkü demek ki yazının gücüne inanıyoruz. Eğer yazmayı böyle kendi dünyamız içinde bir yere konumluyorsak sırf görev olarak ona yaklaşmıyoruz demektir. Eğer blog, tumblr gibi kendi kişisel mecramızda yayınlamıyorsak, bir yazının herhangi bir yerde yayınlanması pek çok ağı ve ilişkiyi de peşi sıra getiriyor. Dolayısıyla yazı, bir iş olarak işlemeye başlıyor. Çünkü işin alanına giriyor, onun ilişkilerinde varoluyor. Öznel dünyamızda ortaya çıkan bir üretim, bir yayınla ilişki kurduğumuzda yeni bakışlara ve yorumlara açılıyor. Burada mesele; yazar ile yayın / editör arasında mekanik olmayan ilişkilerin olabilmesidir. Şüphesiz bugünün hızlı dünyasında bu, kulağa bir lüks gibi geliyor. Ama zaruri. Yazmaya başladığımız nokta; tam da sergiden bize geçen, onun bizde uyandırdığı duygulanım anı. Yani oldukça birebir gelişen bir diyalog bu. Her ay onlarca sergi gerçekleşiyor ama biz hangi sergiyi yazmak istiyoruz, hangi sergiyi yazmaya oturuyoruz? Doğrudan bizden talep edildiği için yazdığımız yazılar da olabilir ama nihayetinde her türden yazmayı kabul ettiğimiz sergi yazısı ya da daha geniş anlamda konu; söz söylebileceğimiz olandır. Öyleyse yazmaya ilk önce kendi duygulanımımız ve bilgi dünyamızdan başlarız. Bugün çoğu serginin kavramsal içeriği ve bunların sergi bültenlerinde metinsel, toplantılarında ve söyleşilerinde sözsel aktarımı o denli kuvvetli ki, bu aktarılanların dışına çıkabilen bir yazı aradığımız, arzuladığımız şey. Böyle bir yazı çok uzakta değil, yazarın tekil dünyasında mevcut. Sanatçının ifade ettiklerinin ya da küratör vb. tarafından hazırlanmış sergi metninin tekrarı olan, ondan uzaklaşmamış bir yazıyı niçin okuyalım? Okuyacağımız ve okuduğumuzda zihnimizde devam edecek olan yazı; yeni bir şey söyleyen, kendi fikirleri olan bir yazı olur. Söylenmişleri ya da görülenleri tekrar aktaran değil; bir düşüncesi olan, sözün bu kez yazarda olduğu bir yazı nasıl mümkün? Bir yapıt üretircesine yazmak kendi üretimimize ve yazıya inanmakla ilgili. Bir yazının bir numarası / bir jesti olmalı. Peki, o jesti nasıl bulacağız? Bu, çoğu zaman yazının bütününde; sıkı kurguda, derin içerikte ortaya çıkar. Ya da yer yer kendini gösterebilir; bir takım jesteül geçişler ve noktalarla. Örneğin bir yazıya, bir sözle, bir hikâyeyle başlamak. Ya da yazı boyunca sorular sormak. Bitmiş bir şey olarak değil de zihinde devam eden bir yazı, ki bu aynı zamanda okuyucuyla bir diyalogdur- ilginç duruyor. Bir yazıyı okurken aynı zamanda yazarla da tanışmış olmaktayız. Sadece bir sergi veya sanatçının üretim dünyası değil, yazar ve onun üretimi de eşdeğer ölçüde önemli. Bunu bize hissettirecek bir yazın ancak o yazarın özgüveninde ve jestinde gizli yani aslında kendinde. Bu jestin izini sürmek gerekli. Bir yazarı diğer bir yazardan farklı kılan nedir? Bu jesttir. Ortaya çıkışı ise kendisinin farkındalığı ve özgüveniyle mümkün.

Sanat yazıları süreli yayınlarda yayınlanan yazılar, katalog ve kitap için yazılan metinler olarak çeşitleniyor. Tüm bunlarda ortaya çıkan temel problemlerden biri de; sanat üzerine bildiğimiz her şeyin -çeşitli teoriler, büyük sanatçı ve düşünür isimleri ve göndermeleri gibi,-  olması ama bugünde üreten sanatçı ya da bugün gerçekleşen sergiyle ilgili ele gelir hiçbir şeyin söylenmemesidir. Özellikle klasik akademik yazına bağlı kalıp onu sürdürenler, sanatçı ve sergi üzerine yazdığında bu problem ortaya çıkıyor. Baştan sona sanat tarihi üzerine söyleyecek şeylerin var, büyük sanatçılardan örnekler veriyorsun ama bugün ele aldığın sanatçı hakkında zihnimizde titreşim yaratan hiçbir şey söylemiyorsun. O halde burada iyi gitmeyen bir şey var. Böyle bir yazı fazlasıyla hantal bir yazı. Niçin okuyalım? Yazılarda şüphesiz referanslar olmalı ancak bunlar –dır’ın, -dir’in ötesine geçebiliyor mu, bu önemli; yazı içinde referansların içleri iyi doldurulmalı, bağları iyi kurulmalı. Diğer türlü yazmaya oturulan şeye ilişkin hiçbir şey söylenmezken; kurtuluş, yerleşik bilgileri yazıya taşımada aranıyor gibi bir durum ortaya çıkıyor. Özellikle katalog yazısı yani sanatçı temelli yazı serginin ya da ele aldığımız sanatçının dünyasına girmek, onunla diyalogda olmak ilginç olacaktır. Yazının başı sonu belli, betimleyici bir şey olmasındansa, yazar için bir performans ve aynı zamanda bir öğrenme süreci olması böyle mümkün.  Söz ya da yazı, üzerinde bir iktidar kuracağımız ve bunu yazma biçimimizde sergileyeceğimiz bir şey değil; bir performans olmalı, bir olanaklar alanı olmalı. Açık yapıt olmalı. Dil bu açıdan çok belirleyici; hangi dili kullandığımız. Bugün internetin olanakları sayesinde herkesin her an yazma ve sözünü başkalarıyla paylaşma olanağı var. Bu eksende bakıldığında sanat haberciliği her an her dakika ve herkes tarafından yapılabilir hale geldi. O, büyük bir hızın içinde anlamlanıyor ve onun ritmine uymak durumunda.

Sanat haberciliğinde yanıltıcı olmayan bilginin doğru zamanda verilmesi ve kaynağın güvenilir olması gibi pek çok kriter var. Yazıda ise yorum var. Yazı ile sanat haberciliğini birbirinden ayırmak bu açıdan önemli. Sanat yazısı, sanat haberinden daha yavaş bir zamanda hareket ediyor. Yorum, yazanı sanatçı kılan bir şey. Bunun için bakmayı bilmek gerekli. Bana kalırsa iyi yazmak için her şeyden önce iyi okumuş olmak, iyi okumak gerekiyor. Düşünce üretimi ve soru üretimi olarak sanat yazımı, sanatçının üretim sürecine benzer bir kapanma yani geniş zamanlı olarak bir şeye odaklanma gibi bir özeni ve zamanı istiyor. Tüm bunlarla birlikte teknik olarak da yazı meselesine bakmalı. Yazılarda temel olarak gözlemlenen problemlerin başında; düşünsel bütünlüğün olmaması geliyor. Sapmalarla işleyen performatif bir yazın olabilir, ki okumayı arzu ettiğimiz şey ama burada bahsettiğimiz; böyle bir anlayış olmaksızın yazıda süregelen bir argümanın olmaması durumu ya da argümanın süregelemiyor olması durumu. Argümanları desteklemek ve akış boyunca yazıyı ilmek ilmek birbirine bağlamak gerekiyor. Ayrıca yazılarda gözlenen en sıkıntılı meselelerden biri de; yazıya başlamaktır. Başlama sıkıntısı. Başlangıçlar çoğunlukla sıkıntılı. Sonrasında yazı çözülür ama başlangıçta kasılan ele çok rastlıyoruz. Oysa başlama sancısı, bir hikâye, bir söz, bir soru, bir anlatı ile başlayarak aşılabilir. Hegel’in “Girişte ciddi felsefe olmaz, en fazla mitoloji olur” dediği gibi.

Diğer yandan kısa ve uzun yazılar, kısa ve uzun cümleler... Bunlar yazardan yazara çeşitlilik gösteriyor. Kısa, hatta tek kelimelik cümleler vurucudur. Bir yazıyı soyut bir form gibi düşünmek lazım, bir heykel gibi. Ondaki kıvrımlar, geçişler, sivrilen ya da yumuşayan, akıcı detaylar, ritmin yükselişi ya da aynı çizgide ilerleyişi gibi pek çok hareket var. Yazıyı böyle görmeli ve tam da buradan yazdığımızın farkında olmalıyız. Özellikle çok sanatçılı sergileri ya da bienal gibi büyük etkinlikleri yazarken her şeyi okuyucuya verme endişesi son derece betimleyici ve aktarmacı yazılar ortaya çıkartıyor. Tatsız bir tatlı yemek gibi. Bir kez daha tekrarlamak gerekirse; niçin okuyalım. Hem kapsamı geniş hem de kavramsal içeriği çok yüklü olan sergi ve etkinlikler söz konusu olduğunda yazıda her şeyin kuşatılacağı, her şeye değinileceği fikri büyük bir yanılgı. Görülen şeye bir yerinden yaklaşmalı, ona doğru küçük bir delik açmalıyız. Okuyucuyu küçük deliklerden bakmaya davet etmeli. Sadece yazarın gördüğü o delikler, okuyucu için de şaşırtıcı ve dikkate değer olacaktır. Son olarak bir yazı bir yayına gönderildiğinde, yayınlamadan önce bir değişiklik yapılacaksa mutlaka en son halini görmeyi talep etmeli. Bu, yazarın en doğal hakkı. Yazı değerli bir şey, yazar da. İlk önce yazarın kendisi bunun farkında olmalı.

 ***

“… Gerçeklik algımızın, kırılganlığı ve deneyimlediğimiz ân’ın kurgusallığı ile yüzleştiğimiz o noktada ‘burnumuzun ucunda duran gizli bir dünya’nın farkına varabiliyoruz.”

Tuçe Silahtaroğlu

“… Kısacası; bir görüntü ve bir his. Kimi nereye; hangi güne ya da hangi anıya taşıyacağını sınırlandırmanın imkansızlığını avantaja çeviren fotoğraflar ve bir kaç kelime.”

Gözde Ulusoy

“… Benzer tartışmalara değinen eserler bienallerde veya çeşitli sergilerde tek başına karşımıza çıksalar da, burada farklı coğrafyalardan sekiz kadının kırk yıllık sürece yayılan işlerini bir diyalog halinde görmek, feminist akımın gelişimini inceleme fırsatı sunuyor.”

Lesli Jebahar

“… Yalnızca gözün gördüğü bedenle sınırlı kalmayıp deriden bir adım ileri/içeri gidip bedeni fiziksel olarak açmanın yanı sıra materyal bedenin ötesinde varlığını sürdüren kontrol mekanizmalarını da ele alıyor.”

Nazlı Yayla

“… Geri planda yaşamın taaruzlarının ve kişisel dışavurumların olduğu bir varoluş sıkıntısı görsek de aslında yüzeyde bedenlerin yaşadığımız dünyanın içinden bizimle konuştuğunu ve gündelik yıkımların izini taşıdığını iddia edebiliriz.”

Evrim Sekmen

“… Suriye’deki günlük yaşamı sergiye aktarmış olan  Fattal’ın resimlerindeki sonsuz renklilik ve hayal gücü, Onun geçmişte yaşadığı farklı ülkelerdeki deneyimlerin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.”

Itır Demir

 “… Performanslarında insan bedeninin evrimleşme, adaptasyon ve tekrar konumlandırma kapasitesini kültürel bir perspektiften inceleyen Choy, StelArc ve Von Hagens alıştığımız tabuları yıkarken, içimizdeki biz’e ‘ya şimdi?’ sorusunu soruyor. Ya şimdi bu zaman kadar inandığımız tabular yıkılırsa, içimizdeki biz’i nasıl yönlendireceğiz?”

Ceylân Önalp

“… Bunlar sanki yaşayan kişiler ve yaşamın bir parçası olan nesneler değil de , ‘süs’ veya ‘seyredilme amacıyla’ yapılmış birer ürün olarak tanıtılıyor.”

Ayşe Esra Kılıç

“… Serginin girişine yerleştirilen Frances Ha filmindeki bir sahne; kalabalık içinde gerçekleşen ve anlık bir bakışla fark edilen dünyayı anlatıyor. Taptık’ın işinde de bu anlık bakışın başka dünyaya açılan bir kapı olduğunu görüyorum.”

 

 

Tarih 8/5/2014

Etiketler: artwriting, sanat yazımı, seda yörüker