Soysuzlaşan Sayfiye Hayatı

Tuğçe Uçar'ın kaleme aldığı "Soysuzlaşan Sayfiye Hayatı" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Şu zamanda yaşamımızın belirli bir döneminin ritüeli haline gelmiş tatile çıkmak eylemi eskilerin deyimiyle sayfiyeye gitmek diye bilinir. Sözlük anlamı ‘yazlık yer’, ‘yazın gidilecek yer’ olan sayfiye, bir sene boyunca hissedilen işten güçten uzaklaşma arzusunun yazın gelişiyle alevlendiği hülyalı zamandır. Sayfiyeye gitmek mühim bir olay olarak tezahür eder. Her ne kadar geçmiş zamanlarda yaylaya çıkmak da sayfiyeye gitmekten sayılsa da, daha genel anlamıyla sayfiye denilince denize girilebilecek bir belde akla gelir.

Denize gitmek yaz dönemleri için kalabalıklar tarafından öyle benim­senen bir aktivite olmuştur ki, denize gitmeyince tatil yapılmış olunmaz, diye düşünülür. Yüzme bilip bilmiyor olmak dahi önemli değildir; mühim olan denize varmış olmaktır. Fakat günümüzdeki anlayışla geçmişteki sayfiye kültürü arasında da epeyce fark var. Bu dinlence etkinliğine tatil diyoruz. Tatil, İngilizce’deki ‘holiday’ kelimesinin anlamında olduğu gibi tatile ayırılan, iş zamanı dışında kalan zamanın değerlendirilmesi olarak anlaşılmakta. Bu açıdan, Aksu Bora ve Tanıl Bora Sayfiye: Hafiflik Hayali adlı kitabının sunuş yazısında sayfiye zamanını ‘çocukluk mevsimi’ olarak değerlendirerek oldukça doğru bir tespitte bulunuyor. Sayfiye anlayışı tam anlamıyla çocukluk zamanında yaşanılabilen bir etkinlik. O “ebedîlikle geçiciliğin birbiri içine geçtiği anlar…” 1 Bu mevzuyu Yazlık: Şehirlinin Kolonisi başlığıyla mekânına taşıyan SALT Beyoğlu’ndaki sergi zamanla hasıl olan bu değişimler hakkında önemli ipuçları veriyor.

Sergi adından da anlaşılacağı üzere sayfiye kültürünün daha çok şehirli ile olan çarpık ilişkisine değiniyor. Zemin katta sefahata çağıran şezlonglarla beraber duvarlara asılı sayfiye yerleriyle ve kültürüyle alakalı gazete küpürlerini inceleyerek maziye sürükleniyoruz. Tavanda asılı olan deniz simitlerinin de eşlik ettiği bu dinlence keyfiyeti havası pek uzun sürmüyor. Bir yandan şezlongların üzerinde yazan çekirdek, langırt, ağustos böceği gibi yaz mevsimi çağrışımlarıyla belki işinde gücünde olan, çalışmak­tan başını kaldırmaya çok da vakti olmayan şehirliler olarak bir özlem besliyoruz sayfiyeye. Gelin görün ki, içimize dolan bu istek ve arzuları kovalarken farkında olmadan sebep olduğumuz değişim ve dönüşümleri gözden kaçırıyoruz.

Bu tatil hevesi giderek artan bir yapılanmayı da beraberinde getiriyor. Bunun sonucunda ise zamanında sayfiye yeri olan birçok alan, yazlık havasından çıkıp şehrin bir parçası haline geliyor. Serginin üst katlarına çıkınca, bu endişe verici sömürü ve dönüşüm üzerine daha da düşünmeye başlıyoruz. Katlardan birinde yazlık sitelere geniş bir kısım ayrılmış. Yazlık sitelere ayrılan bu alanda mekânın kullanımı açısından eksiklikler gördüm. Öncelikle bir belge niteliğinde olabilecek kadar ciddi görünümlü, duvarın büyük bir kısmını kaplayan yazlık siteler haritası dikkat çekmekten uzak kalıyor. Ziyaretçinin yazlık sitelerin yahut inşaat şirketlerinin isimlerini öğrenmesi yerine bu yapılanmanın görsel olarak bir ‘istila hareketi’ misali gerçekleştiğinin bir temsilî video çalışması olsaydı ve bu bilgiler de görselin içinde yahut yalnızca kağıt üzerinde sunulsaydı daha münasip olurdu. Doğal alanların imara açılması sonucunda ortaya çıkan doğal yapının bozulduğuna ve çevresel kirliliğe yol açtığını yansıtan herhangi bir bölüm sergide yer almamış. Oysa yapılanmaya dikkat çekilecekse sonuçlarına da değinmek yerinde olurdu. Bu durumda belirli bölmelerde yer alan açıklama yazılarının serginin içeriğinden daha donanımlı olduğunu söyleyebiliriz.

Yazlık sitelerin imar planlarının, inşaat belgelerinin yer aldığı hukuki mev­zulara ilişkin bölümün yanı sıra, birçok alanda hazine avı haritaları misali üzerlerinde sayfiye yerlerinin mimlenmiş olduğu haritalar yer alıyor. Bu haritalar da gösteriyor ki, şehirliler bu beldelere yerleşiyor ve yıl bazında düşününce çok kısa bir zaman kalmak uğruna koca bir araziyi işgal eden evler inşa ediyorlar. Bir tarafta ise rafın üzerinde deniz ve sayfiye kültürünü anlatan kitaplar yer alıyor. Sergi boyunca zaten direnerek vaktini geçiren ziyaretçiye belki de bu yazlık konulu sergide kitap rafının olduğu bu alanda dinlenmeyi hatırlama fırsatı tanınabilirdi. O alana sallanan sandalyelerden ya da bir bahçe salıncağı yerleştirilebilir ve böylece kitapları o tatil konforunu hissederek okuma imkânı sunulabilirdi. Bu durum o kitapların okunma oranını da pek tabii artırırdı.

Sergide yine bol miktarda aile arşivi ve hatıra yer alıyor. Yaşanmışlıklarla belki kişisel bir araştırmayla varılamayacak bilgiler edinme fırsatı doğuyor.Yazlık beldelerde bir yerde aslında şehirleşme başladı ve yazlık siteler ve evlerle tektipleşti. Kıyıları tüketen bir yapılandırma bombardımanı öyle bir duruma geldi ki, denizin kıyısına çok uzak olan alanlara bile yazlıklar inşa edilmeye başlandı. Yazlık keyfinin endüstrileşmesi, asıl olan sayfiye kültürünü yozlaştırdı ve ‘eski zaman eğlencesi’ haline getirdi.

SALT araştırmalar üzerine sergiler yapan ve kendini müze veyahut sanat galerisi olarak addetmeyen bir kurum olarak yine arşivleri karıştırıyor. Sergi denilince genel izlenim olarak akla fotoğraf, resim, çağdaş sanat eserleri gelirken, burada araştırma ve dokümantasyon öğelerinin öne çıktığını görüyoruz. Birbirinden çok farklı ve çok çeşitli okumaları bir arada sun­ması yönüyle sergi, SALT’ın birçok bilgi alanını sentezleme misyonuna da uyuyor. Hukuki belgelerin yanı sıra mimar planları, ev maketleri, haritalar, tv dizisinden bir kesit, fotoğraf serileri, edebiyat kitapları… Fakat farklı okumaları bir arada sunarken nelere dikkat edilebilir, nasıl bir strateji kullanılmalı belki bu sorular üzerinde daha fazla durmak gerekiyor.

Sunum teknikleri ve tasarım açısından oldukça başarılı yöntemler geliştirilmiş. Toplum meselelerini irdeleyen Refik Halit Karay’ın gazetede yazdıklarından, zamanının meşhur yazlık alanı Florya ve şehirleşen Kuşadası hakkında koparılabilen sayfalar ilgi uyandırıcı. Kişilerin anıların­dan bahsetmeleri ise farklı iletişim kanalları açmışa benziyor. İnsanların hatıraları, deneyim ve hayat tecrübeleri birbirine değiyor ve kaynaşıyor. Aslına bakılırsa bu sergi sunum teknikleri, tasarım ve araştırma arşivlerini kullanma gibi birçok alanda tartışmalar açmaya ortam hazırlıyor.

Sergi konunun ele alınışı bakımından kafa karıştırıyor. Ne mimari ağırlıklı ne de kültürel ağırlıklı denilemeyecek kadar karma bir biçimde hazırlanmış.Bilhassa beldelerin kendi canlılıklarının çok da fark edilmeden hakir görülmesine dikkat çekmek isteniyor ve bunu izleyiciyi araştırmacı pozisyonuna çekerek yapması oldukça kayda değer. Bu atmosfer ışıklandırmanın kendisinde dahi hissedilmekte. Alışık olduğumuz esere vurgu yapan beyaz ve parlak spotlar yerine, çoğunlukla mekâna dağılan ve loş bir ortam yaratan sarı ışıklandırma tercih edilmiş. Sergide belki de en büyük eksikliklerden biri de planlanarak soysuzlaşan sayfiye zevkine değinilmemesi. Nasıl ki zamanında Bebek, Tarabya gibi beldeler sayfi­yelikten şehrin içine katılmışsa, zihinlerde yer alan sayfiye anlayışı da bozulmuş. Sayfiye kültürünün kalbi olan boş zamanın dahi programlı bir biçimde önceden karar verilen aktivitelerle kolonileşmesi bir başka doğal dinlenme şeklini zedelemiş.

1 Bora, Aksu ve Bora, Tanıl, Sunuş: Sayfiyedeki gibi Serazat ve Sayfiye: Hafiflik Hayali.  İstanbul: İletişim, 2014.