The Built Environment, Lower East Side İstanbul'da Sergisi Üzerine

Nergis Abiyeva'nın kaleme aldığı "The Built Environment, Lower East Side İstanbul'da Sergisi Üzerine" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

Türkçe’ye ‘inşa edilmiş çevre’ olarak çevrilebilen, küratörlüğünü Kathleen Madden’ın yaptığı, genç sanatçıları destekleme misyonuyla Tophane’de kurulmuş olan Mixer’de gerçekleştirilen sergi, adından da anlaşılacağı üzere, başkaları tarafından -yani iktidar ve iktidar odakları- inşa edilmiş ve hazır bulduğumuz çevrenin hayatlarımızda yarattığı kaybolmuşluk, edilgenlik ve yüzleşme üzerine.

Mixer’e girilip sağa dönüldüğünde, izleyiciyi ilk karşılayan çalışma, Anna K.E.’nin video çalışmaları oluyor. Enough Sugar/Yeterince Şeker adlı çalışmasında sanatçıyı kendi atölyesinde, bütün o dağınıklığın içinde boğuşurken görüyoruz. Sanatçının atölyesi, döneminin avantgarde isim­lerinden olan Gustave Courbet’den itibaren sanat çalışmalarının konusu haline gelmiş bir konu. Anna K.E., çalışmasında üretim sürecinin kendisini konu edinmiş. Sanat çalışmasının üretilme sürecini, çalışmanın konusu haline getirmiş. Anna K.E.’nin bu çalışması beni atölyenin de ‘inşa edilmiş’ bir mekân olup olmadığı üzerinde düşündürdü. ‘Fiziksel olarak olmasa bile, kavramsal olarak atölye de inşa edilmiş bir mekân olabilir mi ve bugünün sanatçıları kendilerini atölyelerinde çalışmak zorunda hissediyor olabilirler mi?’ sorusunu sordurdu.

Anna K.E.’nin çalışmalarının ardından seçkinin seyri izleyiciyi Josh Tonsfeldt’in Chep/Kasa adlı işine götürüyor. Sanatçı bu çalışmasında bir kasayı kullanarak sanat pazarını akıllara getiriyor. Sanat nesnesinin taşınma sürecinde yerleştirildiği kasalara gönderme yapıyor. Tonsfeldt’in Chep adlı işinin hemen yanındaki bir diğer çalışması Perpetual Summer/Sonsuz Yaz ise bir traktör tekerleğinin içine yerleştirilmiş gerçek meyvelerden oluşuyor. Tonsfeldt, tekerleği çerçeve olarak kullanıp bir tür natür­mort yaratıyor, fakat bunu ‘ölüdoğa’nın aksine canlı meyvelerle yapıyor ve meyvelerin başka sanatçılar tarafından değiştirilmesini istiyor. Bölgedeki sanatçılar semtin yerel marketlerindeki ürünlerle meyveleri tazeleyerek üretim sürecine dahil oluyorlar. Böylece çalışma, çevre ile etkileşim sağlamış oluyor. Bu çalışmanın ilgimi çeken bir diğer tarafı ise şu oldu: Sanat, ‘görme’ duyusuna odaklı bir uğraş olagelmiştir. Perpetual Summer’da ise yavaş yavaş çürüyen meyvelerin kokusu da çalışmanın bir parçası haline gelmiş oluyor ve seyirciye koklama duyusunu da kullandırarak sadece görmeye odaklanan seyircinin ezberini bozmak ister gibi bir tavır takınıyor.

Joshua Abelow’un üzerinde harfler ve geometrik formlar yer alan çalışmaları bana dil ile oldukça ilgili olan Marcel Duchamp’ı ve 1960’larda onun etkisiyle ortaya çıkan kavramsal sanatı hatırlattı. Sanatçı imgenin de harf gibi bir temsil olduğunu tekrar hatırlatmak istercesine sergideki çalışma­larına genelde isim vermemiş. İnşa edilmiş bir çevre varsa, onun işleme-sini sağlayan birtakım iletişim araçları da vardır. Dil de bunlardan biridir ve toplumsal uzlaşma ile varlığını sürdürür. Sanatçı, dil ile imge arasında kurduğu absürt ilişkiyle bu toplumsal uzlaşmayı bertaraf etmek istemiş gibi. Abelow’un çalışmalarının karşısında bulunan Carol Szymanski’nin Lay Off Series/Kovulma Serisi adlı işi de bu bağlamda düşünebilir. Szymanski dilde çeşitli oyunlar yaparak dili yeni bir tecrübeye açıyor ve dildeki toplumsal uzlaşmayı sarsıyor.

Serginin bir diğer sanatçısı olan Robin Cameron ise farklı sanatçıların ürettikleri işlerden artakalan malzemeleri bir araya getirerek seramik bir el üretmiş. Bu çalışma bana Arte Povera’yı anımsattı. Atık/artık malzeme ile sanat üretimi 1960’lı yıllarda İtalya’da Arte Povera/Yoksul Sanat adıyla bir akım haline gelmişti. Arte Povera sanatçıları yapıtlarında sık sık organik ve organik olmayan malzemeleri bir araya getiren, doğal ve doğal olmayan süreçleri irdeleyen bir sanat anlayışı geliştirmişlerdi. Nitekim Cameron da seramik elin üzerine bir limon koyarak Arte Povera ile olan bağlantısını daha da görünür kılıyor. Çalışmaya ‘unfinished/bitmemiş’ bir görüntü veren limon, organik, çürüyebilen ama an itibariyle canlı olması nedeniyle bugüne gönderme yapan bir durum oluşturuyor. 

Jill Magid’in ortaya koyduğu Los Clubes, The Lovers Fountain/Los Clubes, Aşıklar Çeşmesi adlı çalışma ise, profesyonel arşivi ve telif hakları biri tarafından satın alınmış ve bu nedenle kamusal alanda işleri gösterilemeyen Luis Barragán ile ilgili. İçinde Barragán’ın işleri bulunan ve dolayısıyla telif hakları ödenmiş olan bir kitap Magid tarafından çerçeve içine alınmış. Magid, Marcel Duchamp’dan itibaren alışık olduğumuz mizah ve ironiyi kullanarak bir tür ‘reproduction/yeniden üretim’ gerçekleştirmiş.

Bir diğer sanatçı Frank Heath’in Former Structure/Currency Tray/ Önceki Yapı/Döviz Düzenleyici adlı işi ise sergi mekânının en beklenmedik yerinde karşımıza çıkıyor. Seyirci, bir kolonun arkasına saklanmış ve ikiye ayrılmış durumdaki döviz düzenleyiciyi ilk bakışta fark edemiyor. Sergileme duvarda ya da yükseltilmiş bir kaide üzerinde değil; kolonun alt kısmına yerleştirilmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle bu çalışma, mekânın kullanılabilirliğine, mekânın sınırlarına gönderme yapan, me­kânı kullananların bakış açıları üzerine düşündüren bir çalışma olduğu izlenimini yaratıyor. The Built Environment konsepti düşünüldüğünde, bu çalışmanın sergideki en başarılı iş olduğunu düşünüyorum. Bu çalışma aynı zamanda, sergilenmenin yapıldığı galeri mekânının kendisinin ‘inşa edilmiş’ olmasına da gönderme yapıyor. Galeri mekânının kendisi nasıl bir alandır? Brian O’Doherty Beyaz Küpün İçinde: Galeri Mekânının İdeolojisi adlı kitabında galeri mekânının ideolojik olduğunu savunur; bir Orta Çağ kilisesi inşa etmek için uygulanan kurallar ne kadar önemliyse, galeri mekânının inşası için uygulanan kuralların da aynı özelliğe sahip olduğunu dile getirir. Galeri mekânı oluşturulurken, dış dünyayla her türlü temas engellenir, pencereler yok edilir. Duvarlar beyazdır. Ana ışık kaynağı tavandır. Gözler, duvardadır. O’Doherty modern müzelerde yangın söndürme cihazlarının bile bazen estetik bir nesne olarak algılandığını dile getirir. Frank Heath’in bu çalışması da, seyircinin ilgisini duvarlardan ya da bir zemin üzerinde yükseltilmiş sanat nesnelerinden uzaklaştır­makta, bu nedenle de ezber bozan ve düşünsel altyapısı kuvvetli bir iş olarak aklımda yer etti. Sergide yer alan bir diğer çalışması Graffiti Report Form/Grafiti Şikâyet Formu’nda ise Heath, New York Belediyesi’nin çevre­deki ‘uygunsuz’ çizimleri şikayet etmeleri için çevre sakinlerine sunduğu hizmete dikkat çekiyor ve iktidar odaklarına, iktidar ile sanatın ilişkisine, sanat ile ideoloji arasındaki bağlara bir göndermede bulunuyor. ‘İnşa edilmiş çevre’ içindeki davetsiz misafirlerin, iktidar odakları tarafından nasıl karşılandığını ortaya koyuyor. Bu çalışmanın da serginin konseptiyle olan bağlantısının oldukça güçlü olduğunu düşünüyorum.

Lower East Side’ı İstanbul’a taşıyan The Built Environment sergisini oldukça başarılı buldum. Sergiden çıktıktan sonra çevrenizi sarmış olan mekânlara farklı bir gözle bakacağınıza eminim.