Yazlık: Şehirlinin Yüzleşmesi

Buket Gülbeyaz'ın kaleme aldığı "Yazlık: Şehirlinin Yüzleşmesi" isimli bu yazı Mixer ArtWriting Turkey Projesi kapsamında Şubat 2015'te yayınlanan "Çağdaş Sanat Eleştirilebilir Mi? 4 Sergi, 18 Deneme" isimli kitapta yer almıştır. Kitabın pdf versiyonunu görüntülemek ve indirmek için tıklayın.

 

SALT Beyoğlu’ndaki Yazlık: Şehirlinin Kolonisi sergisi kapılarını açtığı şehirlisine sanatsal bir paylaşım sunmaktan çok sosyolojik bir yüzleşme sağlıyor. Genel olarak bakıldığında dokümantasyona dayalı bir belgesel sergi formunda olduğu için, ziyaretçi ve sergi arasında doğrudan bir bilgi akışı var.

Her şeyden önce ‘yazlık’ ya da ‘sayfiye’ kavramı, bütün yönleriyle ele alındığı takdirde tek bir sergiyle sunulamayacak kadar geniş bir kavram. Dolayısıyla, SALT Beyoğlu’ndaki serginin bu ana çerçevenin içini tamamen doldurmasını beklemek hiç gerçekçi olmaz. Diğer yandan Şehirlinin Kolonisi alt başlığı bize hangi sularda yüzeceğimize dair daha çok ipucu veriyor. Bu anlamda, serginin giriş katında resimlerle, deniz eşyalarıyla, gazete haberleriyle, şezlonglarla canlanan genel yazlık havasını serginin diğer bölümlerinde bulamamamız da bir tesadüf değil, aksine bunun ele alınan konuyu ifade etmek için seçilmiş bilinçli bir yol olduğu söylenebilir.

Üst katlara çıkıldıkça Şehirlinin Kolonisi alt başlığının da giderek belirginleştiğini görüyoruz. Özellikle mimari konusunun yakinen incelen­mesi, serginin farklı birçok görsel ifade yolunu gayet başarılı bir şekilde kullanmasına olanak sağlarken, birey-doğa-toplum ilişkisinin modern zamanlardaki kısa ama yoğun sürecini de ortaya koyuyor. Bu çerçeveden bakıldığında, sergiden iki örnek özellikle dikkat çekici.

Bunlardan ilki, arşivlerdeki çizimlerin üç boyutlu canlandırmalarının güçlü vurgusu yanında, mimarinin toplum ve doğa ile bağlantısına naif bir şekilde dikkat çekildiğini düşündüğüm kısım oldu. 1990‘ların komedi dizisi Yazlıkçılar’ın açık hava sinemasını andıran bir şekilde perdeye yansıtılması o dönemin ruhunu yansıtması açısından hoş bir ayrıntı olmuş. 1990‘ların 2000‘lere göre daha az bireyci, mahalle/aile bağları sıkı yapısının sosyalleşme ve mimari ile olan etkileşiminin bu örnekle doğrudan verildiğini iddia etmesem de, şimdi neredeyse hiç kalmamış olan yazlık açık hava sinemasının bende hiçbir çağrışım yapmadığını söyleyemem.

Diğer yandan, asıl değinmek istediğim ikinci nokta ise, serginin adında da açıkça geçen kolonileş(tir)me mevzusu. Bu konu sayfiyelerin yaratılması,şehirlilerce ele geçirilmesi, oradaki kültürün yeniden üretilmesi süreçlerini kapsayacak şekilde beyaz plastik yazlık sandalyesi üzerinden de konuşulabilir, ancak sürece yapılan vurgunun bir noktayı gölgelediğini hissediyorum. Yan yana ve önlü arkalı biçimde kumsala sıralanmış gibi duran şezlonglar ve sandalyeler genel olarak sayfiye hakkında konuşu­labilecek güzel kapılar açan bir resim olarak aklımda kaldı. Ancak bu görsel sadece üstte sıraladığım gibi kabaca şehirlinin kolonileştirme sürecini hatırlatıyorsa, o zaman cümlemizi eksik bırakıyor olabiliriz. Bu kısmı, doğanın bireysel sömürüsünün sınıf sınıf, zevk zevk ve renk renk birçok çeşidinin sere serpe sergisi olarak görebiliriz. Bir parçası olduğumuz doğa ile sürekli olarak tahakküm ilişkisi kurmamızın ve sınıfı ne olursa olsun ister yazlıkçı ister günübirlikçi, ister tahta şezlong ister beyaz plastik sandalye ile gelen herkesin konduğu o alanı işgal etmesi ve doğrudan kendi kullanımına açması sorunun çıkış noktası değil mi? Doğada elimizi sürebildiğimiz her parçaya sahip olmayı kendimizde hak olarak görmenin, ulaşılabilir olanın bizde işgal ve aidiyet yanılsaması uyandırması bence asıl konuşulması gereken problem. Levent Şentürk’ün sözleri durumu kısaca özetliyor: “Sayfiyedeki insan kendini doğallık diye hayal etmeye yeltenirken ve doğaya kavuştuğunu varsayarken, kendisi başta olmak üzere, bütün yapaylıkları yanında getirmiştir.” 1 Şehirli doğaya kavuşmasını kuma sapladığı sandalyesi olarak hayal ediyorsa eğer, bunu bir doğallık hali olarak adlandırmak çok zor diye düşünüyorum.

Son olarak serginin Topluluk Hali başlığı altında verilen bölümünün yeterince tatmin edici olmadığını söylemekte fayda var. İlk karşılaşmada çok geniş bir çerçeve çiziyor gibi görünse de, Burhaniye Ar-tur ve Datça Ak-tur sitelerine ayrılmış ana bölümle konuyu büyük ölçüde daralttığı için, bu başlığın altı tam olarak doldurulmamış. Oysaki edebiyattan parçalara yer verilen kısımda bu ‘topluluk hali’nin daha ilgi çekici örneklerini görebilir ya da site krokilerine ayrılmış büyük bölüm biraz daraltılarak, serginin bu bölümüne daha çok derinlik katılabilirdi. Öte yandan Gündoğan, Bodrum 92-14 adlı çalışma, tek bir cümleyle ‘topluluk hali’ni anlatmayı daha sade bir şekilde başarıyor.

SALT Beyoğlu, sanatsal sunumu çok ön plana çıkarmasa da tamamen göz ardı etmediği bu sergisinde, amaçladığı sosyolojik karşılaşmayı genel olarak iyi bir şekilde başarmış. Odaklanılmaya çalışılan noktalar daha ilginç ve çok yönlü olarak kurgulansaydı serginin genel havası için daha olumlu bir durum olabilirdi. Yine de şehirlinin, şehrindeki en kalabalık caddelerden birinde, kendiyle sayfiye üzerinden sosyolojik bir karşılaşma deneyimlemesinin oldukça anlamlı olduğunu düşünüyorum.

1 Şentürk, Levent, Kulüp Tropikal’den Sandıma’ya: Yalıkavak’ta Otuz Yıl, Sayfiye: Hafiflik  

Hayali, der. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s.77.