Berkay Buğdanoğlu

Ekibimizden Sezen Bakar ve Zeynep Bolat, Berkay Buğdanoğlu'nu Kadıköy'deki atölyesinde ziyaret etti. Röportaj: Sezen Bakar / Fotoğraflar: Zeynep Bolat

Maryland Institute College of Art'ta eğitimini tamamladıktan sonra reklam ve sinema sektöründe de çalıştın. Bu deneyimlerinin bugünkü sanat üretiminde de bir etki yarattığını düşünüyor musun?

Kesinlikle, reklam sektörünün amacını beğenmemekle birlikte bu sayede çok yetenekli insanlarla tanıştım ve onlardan çok şey öğrendim. Amerika’dayken daha niş daha kuvvetli yerlerle çalışma fırsatı buldum. Sektör profesyonellerinin verdiği şöyle bir perspektif var: ‘’Hadi artık yedek kulübesinden çık, senin de oyuna girme vaktin geldi!‘’. Bu hissi bir direktörün, bir öğretmenin verebilmesi çok önemli. Türkiye’de maalesef bu hissi az veriyorlar.

Ticari işlerde iş disiplinini kazanmasaydım belki de şimdi yaptığım pek çok şeyi yapamazdım. Üretim tarzım ve kapasitem ile sektörde var olmaya devam edemez, bu beklentilerin hiçbirini karşılayamazdım. Her tarzda iş beklenebiliyor, o esnekliği gösterebilmeniz lazım. Bir noktadan sonra resim yapmanın dışında kendi taşeronluğunuzu da üstlenmeniz gerekli. Sanki sanat direktörüne rapor eder gibi kendinize rapor verebilmeniz önemli.

Özellikle genç sanatçıların, kendilerini sanat izleyicisine tanıtabilmeleri adına var olan fırsatlar açısından bakarsak Türkiye'de ve Amerika'da sanat ortamını nasıl görüyorsun?

Amerika'da olanakların, desteğin ve saygının çok daha fazla olmasının yanında piyasaya girmeniz, kendinizi gösterebilmeniz açısından şartlar Türkiye’den daha çetin. Orada sanata daha büyük değer verildiğinden rekabet daha yüksek. Ancak dönüp dolaşıp işin ticaretine gelindiği zaman bu değerlerin hepsi çok hızlı bir şekilde yitiyor ve lüks ürün ticaretine dönüyor. Türkiye'de sanat sektörüne girmek, biraz daha kolay fakat büyük destek lazım;  önceden insanlar söylediği zaman bahane gibi gelirdi, bu işi yapmak gerçekten zor. Başka bir işte çalıştıktan sonra hem bütün enerjinizi vermiş hem bütün zamanınızı vermiş bir şekilde gelip bir şey yaratmaya çalışmak ise yaratım gücünü zayıflatır ve bunun her zaman kritiği gelecektir.

Bir tane başarılı eser için belki yüz başarısızlık lazım, bu kadar zor bir şekildeyse o iyi esere ulaşamadan bir müddet sonra kopabiliyor insanlar. Mixer'i çok takdir ettiğim noktalardan bir tanesi ulaşılabilir ve aynı zamanda en profesyonelinden en amatörüne sanatçıya saygı gösterilen bir yer olması. Sanatın evrimleşebilmesi için gereken en önemli şeylerden bir tanesi yeni perspektif, yeni bakış açısı, taze palet... Her on yılda bir paleti tazeleseniz yeterli zaten; geriye dönerek, unutmadan.

Mixer'deki Bağlantısızlar sergisine Cinnet isimli sanatçı kolektifi olarak katıldınız. Cinnet ile çalışmandan biraz bahsedebilir misin?

Cinnet'ten Serkan ile tanışmam üzerine bu projeye dahil oldum. Resim yaptığımı öğrenince kolektiften bahsetti. Sergiyi öğrenince de kesinlikle iş vereceğimi söyledim. Sanatçı kolektiflerinin sevdiğim, bence güzel ve çekici yanı geçici olmaları; oluşuyorlar, bir şeyler yapıyorlar ve yok oluyorlar. Uzun dönemli, çok saygı duyulacak kolektifler de var fakat genellikle egolar çatışıyor ve yok oluyorlar.

Metal üzerine çalışman eserlerinde ayrı bir derinlik ve keskinlik yaratıyor, oldukça da zahmetli bir yöntem. Peki, paslı metal üzerine çalışmaya yönelişin nasıl oldu?

Hem kavramsal hem estetik bir-iki noktaya ulaşabilmek için. Aslında dijital bir illüstratör olarak, gerçekten resim yapmayı bilgisayar ekranında öğrenmiş biri olarak öncelikle yapamadığım şeyleri araştırdım.  Pikselden piksele çok daha kolay, rahat ve hızlıca, görsel olarak istediğim bütün efektleri, bütün kompozisyonları ekran içerisinde alabiliyordum, alamadığım şey ise malzemenin kendi dokusu, ağırlığı ve saniye saniye, gün be gün yok oluyor olmasıydı; orda yapamadığım şeyleri, orda hiçbir zaman alamayacağım bir hissi almak için çelik yapmaya başladım.

Bir çok emilasyonu denedim hem dijital hem analog yöntemlerle, boya, çamur, tuz gibi farklı malzemeler kullanarak. Anlatmak istediğim hikayenin çok önemli bir kısmı malzemenin kendisinden geçiyordu, hem bir çok açıdan doyurucu hem de anıtsallığı olan bir teknikti çelik. Bir kompozisyonda her detayı kontrol etmeye çalıştığınız zaman bence bu çabanın verdiği bazı eksiklikler de beraberinde geliyor. Malzemenin kendisinin içerisinde; özellikle kontrol etmeye çalışsam da edemediğim hataları, değişiklikleri, dökülmesi aynı zamanda eseri güzel yapan etmenler. Kendi estetiğine sahip ve bir taraftan egomdan kopması da güzel.  Yapabildiğimi yapıyorum geri kalanını malzeme alıyor, doğa alıyor. Tekrar tekrar müdahale ediyorum, savaşıyoruz ve benim koymak istediğim resim ve malzemenin kendisi iyi bir anlaşmaya varınca orada sabitliyorum.

''Duman'' isimli eserinde kuşbakışı yansıttığın kent görüntüsündeki kasvetli hava, bir yerleşimin kirliliğini vurgular nitelikte görünürken aynı zamanda bir terk edilmişlik ve yitirilmiş canlılıktan da izler yarattı zihnimde. Duman'daki bu sarsıcı görüntü senin için neyi ifade etmenin aracı ve simgesiydi?

O beyaz duman orda olan herkes için farklı ama az buçuk aynı şeyi canlandırıyor. O acıyı biliyorsanız onu hatırlıyorsunuz ve her zaman hatırlayacaksınız. Sokak sokak kaçarken nerde olduğunuzu canlandırmaya çalışırsınız ya nerde olduğumu canlandırmaya çalışırken gözümün önüne gelen görüntü buydu. O perspektifi hiç bir zaman doğrudan görmesem de biz bunun ortasındayız hissi Duman’ı var etti diyebilirim. Aslında bu tablo doğal, kaotik bir Taksim görüntüsü, gerçekçi bir şehir manzarasıydı, dumanlar sonra geldi.

İlk kişisel sergin olan Ante Bellum'da savaşın toplum üzerindeki etkileri, insanın var ettiği diplomasinin insanı dönüştürüşü gibi soruların cevaplarını aramaya, izleyiciye de aratmaya çalıştın. İkinci sergin Grigori'de ise sistemin ve kurumlarının paslanmışlığını, bu halin bireye değmesini  konu edindin, paslanmış metal üzerinde yarattığın eserlerle. Bir mesaj ya da hikaye aktarımı hedefi eserlerini yaratırken seni ne kadar etkiliyor ve bu aktarımı ne denli önemli buluyorsun?

Sözlü, yazılı, görsel sanatın toplumdaki ilk rollerinden biri hikayecilik. Değerlerini, korkularını, sevgilerini bir sonraki nesle aktarma, paylaşma ile başlamış sanatın öyküsü. Benim yapmak istediğim sanatın toplumdaki görevi hikayecilikten geçiyor. Yalnızca içinde bulunduğumuz döneme değil, geçmişe ya da geleceğe bakarak da insanın değerlerini, kaygılarını, sevgilerini, mutluluklarını, üzüntülerini anlatabilme gibi bir görevi olduğuna inanıyorum sanatın.  Tersini düşünen insanlara saygısızlık için söylemiyorum bunu, hatta birçok açıdan onların var olması yaptığımız şeyin ilerlemesini ve gelişmesini sağlıyor. Hikayeleri soyutladığımız zaman çok farklı zamanlarda farklı anlamlara da gelebilir, bunu görmek de eğlenceli.

Bundan sonraki projelerinden biraz bahsedebilir misin? Yeni bir solo sergi planlıyor musun?

Kasım ayında,  Mixer'de  kaos, termodinamik belirsizlikler ve entropi üzerine bir kişisel sergim olacak. Eskiden kullandığım anıtsal tablo fikri bu sergi için geçerli değil, çok daha sıvı. Aradığım beyaz ve siyah sıvıların karışması farklı kontrastlarda; şuan hala deney yaptığım, tam olarak oturtmadığım tamamen yeni tekniklerle çalışıyorum. Contemporary İstanbul var, oraya da daha önce görmediğiniz tarzda bir şeyler yapmak istiyorum.  Bunların yanı sıra anonim olarak üzerinde çalıştığımız bazı politik işler var, hem internet hem de sokaklar için. Daha teknik, elektronik işlerimiz var; ortalıkta dolanan küçük robotlarımız olacak ki onların biraz zamanı var, Ocak ayı gibi ortaya çıkacaklar diye düşünüyorum.