Buşra Tunç


“Nonlinear Future’”sergisi kapsamında seyirciyle buluşan Buşra Tunç, neye dönüşeceğini bilmeden deneyler yaparak malzemenin potansiyelini ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Sanatçıyla mimari eğitiminden, sinemayla kurduğu ilişkiden ve çalışma pratiğinden bahsettiğimiz bir söyleşi gerçekleştirdik
 

Mimarlık eğitimi aldınız, mimari ile diğer disiplinler arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Mimari alanındaki eğitiminizin üretimlerinize yansıması nasıl oldu?

Mimarlığın bende anlam bulduğu ilk önemli nokta atmosfer ve deneyim yaratımı. Bir fikri, bir duyumsamayı, mekanı ve  bir filmi inşa etme süreçleri birbirine yakın ve iç içe geçmiş süreçler. Bu da disiplinler arası sınırları kaldırıyor. Mimarlığın merkez bir noktada olup ağlarla diğer disiplinlere bağlandığı bir bakışla yaklaşım geliştiriyorum. Mimarlık eğitimi hem zihinsel, hem fiziksel olarak inşa etme süreçlerinin katman katman açılıp incelendiği, birçok farklı katmanın yapısal olarak bir araya geliş biçimlerini araştıran bir süreç. Bu sürecin kattığı sistematik tüm  üretimlere yansıyor. Ölçekler arası geçişleri mümkün kılıyor. Bir taraftan 10.000 m² lik bir mimari projenin parçası olurken, bir taraftan küçük ölçekli enstalasyonlar üretmek, süreçlerin birbirine nasıl yaklaştığını görünür yapıyor. Tüm ölçeklerde çıkış noktasında, bir duyum ve atmosfer yaratmak üzerine yoğunlaşıyorum. Mimarlığın sanatsal üretimle bağını bu duyumsama ve mekânsallık hissini yaratmayı başlangıç noktasına alarak kurmaya çalışıyorum.

Sinemasal anlamda etkilendiğiniz işler neler?

Film ve film izleyicisinin inşa edilebilir olduğu fikri sinema ve mimarlık arasında önemli bir bağ kuruyor. Tıpkı mimarlıkta olduğu gibi sinema da bir inşa süreci. Sinemanın görsel üretim gücü hem sanatsal hem de mimari pratiğe etki ediyor. Mekansal enstalasyonlar üretirken, en başta duyusal olarak neye dokunacağı beliriyor. Mimarlık, malzeme ilişkisi ve mekansallık hissini yaratmada, sinema görsel işitsel etkisini oluşturmada devreye giriyor. Aslında kategorize etmenin çok da mümkün olmadığı bütünleşik bir üretim süreci oluyor.

Dijitalle materyali bir araya getiriyorsunuz, bu anlamda tekniğinizi nasıl açıklarsınız?

Malzemeyle ve malzemeye dokunarak, tanıyarak çalışma yolunun değerli olduğu düşünüyorum. Neye dönüşeceğini bilmeden deneyler yaparak malzemenin kendi potansiyellerini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Louis I. Kahn’ın ‘tuğlaya ne olmak istediğini sormak’ noktasını başlangıç noktası olarak alıyorum. Dijital görsel üretimlerin yoğun ve artarak devam ettiği ve gitgide birbirine benzediği bugünde, bu dijitalize etkileri malzemenin kendisiyle yeniden inşa etme yollarını arıyorum. Işık-materyal ilişkisinden doğan enstalasyonlar bu deneylerin ürünleri. Dijital üretimler bu kurgu için araç haline geliyor.

‘Nonlinear Future’ sergisinde yer alan çalışmanızda ‘ses’ kullanıyorsunuz, önceki çalışmalarınızda ışıkla çalışmıştınız, burada maddenin kendisiyle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Kosmos serisinin ilk işini Santralistanbul, eski Silahtarağa elektrik santrali müzesinde, mekânsal bir yerleştirme olarak yaptım. Müzedeki jeneratörün iç boşluğuna yerleşen iş; mekansallık, malzeme ve ışık katmanlarını içeriyor. 25 mm boyunda küçük bir birimin yanyana diziliminden oluşan fabrikasyon üretimi bu malzeme kendi etrafında sarılarak üçüncü boyutta derinliği olan sarmal bir yapı halinde geldi. Toplamda yaklaşık 17bin birimden oluşan bu yapı kosmos kelimesini iki anlamına- hizaya dizmek ve evren-çağrışım yapıyor. İlk versiyonu malzemenin kendisi ve ışıkla kosmos çağrışımı yapmaya çalışan iş, Nonlinear Future sergisinde Kosmos 67p ismiyle aynı hissiyatı sesle oluşturmaya çalışıyor. Aynı zemin üstünde görselliğin ve sesin başka noktaları harekete geçirdiğine dair bir deney gibi düşünülebilir.

Mekânın kendisini de üretiminizin bir parçası olarak kullanıyorsunuz, bu süreci açıklayabilir misiniz biraz, söz konusu paralelliği nasıl kuruyorsunuz?

İyi bir örnek olarak, mekânın kendisinin sanatsal üretimin başlangıç noktasını oluşturduğu bir deneyim tasarımı olan Suruhu sergisi üzerinden bu ilişkiyi anlatabilirim. Suruhu, Yoğunluk inisiyatifiyle birlikte geçen yıl nisan ayında Sultanahmet, Nakilbent sarnıcında gerçekleştirdiğimiz bir mekansal deneyim sergisi. Mekanın ilk varoluş sebebini araştıran ve fikri mekanın kendisinden alan bir kurgu. Sarnıcın su için inşa edilmiş ve uzun zaman suyu bünyesinde barındırmış bir mekan olması ve zamanla ihtiyaçların değişmesiyle suyun mekanı terkediş sürecine odaklanıyor. Suyu zerrecikler halinde mekana vererek izleyicinin mekanın hafızasıyla ilişkisini kurmaya çalışıyor. İkinci bir katman olan ışık tüm bu deneyimi görünür yapıyor. Bu sergide olduğu gibi mekânın fikri oluşturan ana karakter olması, en yakın olduğum kurgu.

Fikirsel anlamda nelerden etkileniyorsunuz?

Malzeme ve mekânlar önemli bir noktada duruyor.

Çalışma pratiğinizden bahsedebilir misiniz?

Zihinle birlikte ellerin işlediği zanaat üretimin önemli bir noktada olduğu ve ustalarla ortak yürüyen bir pratikten bahsedebilirim. Fikrin ortaya çıkma aşaması aklımda belli düşünceler olmadan yaptığım denemelerle işliyor bazen. Bazen malzemenin kendisinden veya mekânın kendisinden doğuyor.

Yakın gelecekte gerçekleştirmeyi planladığınız projeler nedir?

Mekanik sistemlerle hareketin doğasını incelemek ve kendi zamanını yaratan yapılar kurma niyetindeyim. Bir süredir mafsallı sistemler üzerine çalışıyorum.