Çağrı Saray

Işıl Aydemir: Bir sanatçı ve akademisyen olarak içinde bulunduğunuz eğitim sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Akademisyen olmak üretiminizi nasıl etkiliyor?

Çağrı Saray: Eğitim konusu başlı başına kapsamlı ve sorunlu bir konu. Türkiye’de sanat eğitimi veren güzel sanatlar fakülteleri ve özel okullardaki ilgili bölümlerin ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Bu sorun öncelikle eğitim kadrolarının yetersizliğinden ve uygulanan eğitim modellerinin sanat eğitimi için uygun olmamasından kaynaklanıyor. Diğer sorunlar ise tamamen Türkiye’ye özgü sorunlar; bizde okuma ve araştırma yapma alışkanlığı yerleşmemiş, tabii ki bunun da üniversiteden önceki eğitim süreciyle ilişkisi var.

Akademisyenlik part-time yapılacak bir meslek değil, başlı başına ciddi bir emek ve özveri istiyor. Bunu sanırım bir önceki kuşak bizden çok daha iyi anlar. Ben Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çalışıyorum. 1.sınıfların dersi olan Temel Sanat Eğitimi dersini verdiğim için de her zaman yeni ve genç öğrencilerle çalışıyorum ki bunun bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Onlarla birlikte proje üretmek, işlerine katkıda bulunmak ve birlikte bir araştırma sürecini yaşamak benim için de oldukça keyifli. Akademik anlamda yaptığım çalışmalar ve araştırmaların ise sanatçı olarak bana önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan tabii ki, hem akademisyen hem de sanatçı olmak oldukça yorucu ve çoğu zaman da yıpratıcı olabiliyor.

I.A: Mixer'de 29 Nisan-16 Haziran 2015 tarihleri arasındaki “Printed’15” sergisinde yer alan “Kırmızı Oda: Sekanslar” isimli çalışmanızdan ve üretim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Ç.S: “Printed’15” sergisinde yer alan “Kırmızı Oda: Sekanslar” isimli seriye ait çalışmalarım, temel olarak sinemasal anlatı üzerine kurulu olan çok-parçalı bir işin iki parçası. 2004-2011 yılları arasında gerçekleşmiş bu seri işlerin temel sorunsalı; sinemasal dili bir yapıbozuma uğratmak ve bir anlamda sinemanın elementlerini ayırarak ve elementlere eksiltme ya da eklemeler yaparak yeni sinemasal formlar üretmekti. Tabii ki burada izleyiciyle sürekli bir etkileşimi olan ve izleyicinin alışkanlıklarını kırmaya, dönüştürmeye yönelik bir beklenti de vardı. Bu süreçte gerçekleştirdiğim işlerde yer alan anlatılar birbiriyle ilişkili ve birbirinin devamı olan senaryolardan oluşmaktaydı. Belleğini kaybeden bir adamın hikayesini anlatan, birbirinden farklı medyumlarla üretilmiş bu projeler, alt katmanlarında kimlik, bellek gibi kavramlarla doğrudan ilişki içindeydi. Bu ilişki benim daha sonraki yıllarda ürettiğim serilerde de görünür durumda olmuştur. Çekim senaryolarına bağlı kalarak üretilmiş bu iki ‘sekans’, orijinal versiyonları bilgisayarda renklendirilmiş ve dijital olarak müdahale edilmiş resimlerin serigrafi tekniği gibi eski bir çoğaltım tekniğiyle yeniden üretilmesinden oluşuyor. Bu bağlamda resimlerdeki hareket efekti, dijital olanın yeniden analog yöntemlerle üretilmesi, yani dijital çoğaltım yöntemi yerine bir özgün baskı tekniği olarak serigrafi tekniğiyle yeniden üretilmesiyle gerçekleşiyor. Buradaki yönteme, dijital üretimi taklit eden analog bir üretim de diyebiliriz.

 

 

I.A: Mixer’de “Printed’15”te izleyici karşısına çıkan “Kırmızı Oda: Sekanslar” işinizde tercih ettiğiniz biçim dilinin sanatsal yahut kişisel geçmişinizdeki kökenleri nelerdir?

Ç.S: “Kırmızı Oda: Sekanslar” isimli seride kullandığım biçimsel dil, sadece o projeye özgü bir dildi. Bu projenin bir önceki ayağı olan “Kırmızı Oda” isimli iş bir senaryodan oluşuyordu; hikayeyi 90’ların estetiğine yakın underground bir polisiye hikaye olarak tanımlayabiliriz. Sekanslar serisinde ise senaryoyu, yani metni ortadan kaldırıp hikayeyi sadece görsellerle (toplam 37 adet resimle) anlatmaya çalıştım ve bunun için en uygun dilin 90’lardaki süper kahraman çizgi romanlarındaki estetiği hatırlatan bir görsel dil olabileceğini düşündüm. Bu yüzden çizgi roman çizeri gibi çizmeye ve kareler/sekanslar arasında görsel bir bütünlük oluşturmaya çalıştım. Bu serinin sonraki adımı olan “Kayıp Oda” serisiyle de sadece tekrar eden ve çoğalan çizgilerle ürettiğim çizimlerime başlamış oldum. Özetlemek gerekirse, “Kırmızı Oda: Sekanslar” isimli işte kullandığım biçimsellik benim şu anda ürettiğim desenlerin bir anlamda temelini oluşturuyor.

I.A: On beş yıldır ürettiğiniz eserler arasından seçilmiş yapıtlarınızdan oluşan “Eksilen Zaman” adlı bir sergi gerçekleştirdiniz. Belleklerimizde yer eden deneyimlerin işlerinize aktarımını toplumsal olaylarla beraber değerlendirince hafızanın neleri değiştirdiğini görüyorsunuz?

Ç.S: “Eksilen Zaman” sergisi üzerinden okumak gerekirse; ürettiğim işler her ne kadar iyi bir gelecek kurgusunun tersine distopik diyebileceğimiz işler gibi dursa da, ben yine de ‘hafıza’nın yanıltıcı ve zamanla yeniden inşa edilebilir bir unsur olduğunu düşünüyorum. Kişisel hafızanın toplumsal bellekle sıkı sıkıya kurduğu bağ aslında birbirini çağıran ve birbirini oluşturan bir yapının ortaya çıkmasını sağlıyor. Birey olarak ya da toplum olarak yaşadığımız her olayın izleri imgelere, nesnelere ve mekanlara taşınıyor ve yeni deneyimler yaşandıkça tüm bu unsurların anlamları değişebiliyor. Bu değişim elbette kökten bir değişim değil; katlanarak, eskiyi içinde barındırarak oluşan bir hafıza. “Eksilen Zaman” sergisinde yer alan “Bellek Kutuları” ve “Bellek Mekanları” serileri, “Evde Devrim” ve daha sayabileceğim çok sayıda iş bağlam olarak hafıza ve bellekle ilişkili işler. Bu işlerdeki ortak duygu, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki ilişkinin kırılganlığı ve birbirlerini nasıl değiştirdiklerine ilişkin.

 

 

I.A: Bundan sonraki projelerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Ç.S: Öncelikle “Eksilen Zaman” sergisinin bir kitabı çıkacak, bunun çalışmaları devam ediyor. İşlerle ilgili olarak ise aslında uzun süredir denemek istediğim bazı şeyler var; bunlar hem teknik olarak hem de içerik olarak çalışmak istediğim unsurlar. Fakat gerekli araştırmaları ve pratikleri gerçekleştirmek gerekiyor öncelikle. Bu yaz bu denemelerin gerçekleşeceği bir süre. Diğer yandan geçtiğimiz senelerde üretmiş olduğum ve şu ana kadar Türkiye’de gösterilmemiş iki seri iş var. Bunları doğru mekanlarda ve doğru zamanda sergilemek istiyorum. Bunların dışında, Avrupa yakasındaki mekanlarda grup sergilerinin yanı sıra, bu sene kendi yaşadığım yerde, yani Anadolu yakasında bazı pop-up sergiler ve gösterimler gerçekleştirmeyi planlıyorum.