Can Dağarslanı

Mixer dergisinin 13. Sayısı için Contemporary İstanbul kapsamında oluşturduğumuz seçkide yer alan Can Dağarslanı ile bir araya geldik. Renklere ve gün ışığına zaafı olduğunu söyleyen sanaçıyla çalışmalarından, nelerden etkilendiğinden, günlük rutininden bahsettiğimiz bir konuşma gerçekleştirdik.

Mimari ile fotoğraf arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Mekânın çalışmalarınızdaki önemi nedir?

Her ikisi de üretim üzerine kurulu. Bu da benim en çok ilgimi çeken nokta. Bir mekanın algısı, perspektifleri, derinliği ve katmanları benim icin bir hikayeye dönüşüyor ve komposizyonlarımı oluşturmamda kolaylık sağlıyor.

Şimdiye kadarki fotoğraf serilerinizin adlarından yola çıkarak; size göre şehir ve insan arasında ne türden bir ilişki söz konusu?

Kentler ve yaşayanları arasında birbirlerini biçimlendirmeye dayalı kuvvetli bir bağ var. Kent bir alan; insanlar içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli, ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Ait olmadığım şehirlerde gezerken her ikisinin nasıl bütünleştiğini dışarıdan bir göz olarak incelemek ilgimi çekiyor. Bana maddeleşmiş bir resim hissiyatı veriyor. Onları fotoğraflayarak kendimi özgür kılabileceğimi hissediyorum.

Analog makine kullanmayı tercih etme sebebiniz nedir?

Sanırım hakimiyetin bende olmasına karşı bir bağımlılığım var. Sezgilerim ve iç dünyamı analog yöntemlerle açığa çıkarma fikri hoşuma gidiyor. Bu yalnızca kameraya dayalı bir method değil, çekimlerim sırasında her detayın bu paralelde olmasına özen gösteriyorum.

Model-mekân-renkler arasında nasıl bir ilişki var? Canlı renkler, desenler ve ışık işlerinizin önemli bir parçası, buna dair nasıl bir yorumda bulunursunuz?

Bu ögeler bir bağlamda serilerimin başlangıç noktası olup bütünü için bir ipucu oluşturuyor. Dosyalarım vardır. Şehirler için bir dosyam var, materyaller için, dört mevsim için, beş duyu için. Birer dosya da renk, mekan ve modellerle ilgili var. Bu dosyalar tıka basa dolduğu zaman, ondan nasıl bir bütün çıkarırım diye düşünüyorum. Basit bir yöntem, zaten öyle olmasını seviyorum. Aralarındaki ilişki bazen soyutlaştırmaya bazense bütünleştirmeye dayalı oluyor. Bu bağ üzerinde düşünüyor ve en iyi şekilde nasıl yansıtabileceğimi araştırıyorum. Bazen model mekanla bir bütün haline geliyor, bazense renkler mekanla zıtlaşıyor. Renklere ve gün ışığına karşı zaafım var. İşlerimi tamamladığını düşünüyorum, kişiliğimi de yansıtıyorlar bir yandan.

Günlük hayatta nelerden besleniyorsunuz, hangi duygu, fikir ya da durumlar sizi etkiliyor?

Gündüzleri mimarlık ofisimde, akşamları ise atölyemde geçen bir hayatım var. Bu süreçte çalışma arkadaşlarımdan çok şey öğreniyorum. Dışarı çıktığım zaman göz önündeki gerçekle, yine göz önündeki kurgulardan besleniyorum. Bazen yıldızlı bir gökyüzüne, bazense çöplüğe benzer duygulara kapılıyorum. Her ikisi de beni pozitif yönde etkiliyor.

Çalışmalarınızın sinemasal bir yanı da var her zaman, sinemayla kurduğunuz ilişkiye dair ne söyleyebilirsiniz?

Fotoğrafa başlangıç dönemimde sinemanın üzerimdeki etkisi çok güçlü olmuştur. Özellikle yeni dalga akımı filmlerinden çok ilham aldım. Yeni dalga akımının “kuralsızlık” özelliği üzerinde durmak isterim. O güne kadar sinematografik anlatımlarda göremeyeceğiniz şekilde, yönetmenler filmlerinde sadece kendi dünyalarını ve karakterlerini ortaya koymuşlar. Öznel perspektiflerin ortaya çıktığı bu akım dolaylı olarak beni de etkilemiştir. Fakat akımların bulunduğu dönemi yansıttığına inanan biri olarak, bugün içerisinde yeni dalga akımından etkilenmekten çok, onu kavramsal olarak analiz etmeyi tercih ediyorum. Sonuç olarak fotoğraf sanatının bilinen doğruları peşinde olmak yerine tamamen kendi oluşturduğum bir yapıda işlerimi üretiyorum.