Cem Erciyes

 

Mixer Editions’dan aldığınız “Lonely Skater”ı, görseli hiç görmemiş birine nasıl anlatırdınız?

Bir patenci karlı ağaçların önünde kayıp gidiyor. Resmin solunda o hıza ve gidişe uygun bir boşluk var, hani kadrajdan çıkıp gitmeden önceki gibi. Dijital baskı bir iş, dolayısıyla resim duygusundan çok daha grafik bir çalışma, neredeyse bir animasyon gibi görünüyor. Renkleri ve figürün yüzünün fark edemeyeceğimiz kadar küçük olması nedeniyle, bende o adındaki ‘yalnızlık’ duygusu fazla uyanmıyor. Gölün ve ormanın kapladığı alandan kaynaklanan bir ‘tekinsizlik’ hali daha baskın çıkıyor. Ve ilk bakışta sevimli, baktıkça tedirgin edici resmi, bu haliyle seviyorum.

Daha önce edisyon bir çalışma edinmiş miydiniz?

Hayır edinmemiştim. Birkaç özgün baskım var. Zaten başka da bir sanat eseri yok evimde. Edisyonlar insanların evlerine röprodüksiyonlar, afişler vs. yerine gerçek sanat eserleri asmaları için çok iyi bir yol gibi geliyor bana. Hem hiç değilse binlerce değiller. İyi kötü sanatın ‘biricikliği’ne yakın bir durumu var edisyonların ve parası da doğrudan sanatçıya gidiyor. Ben bu resmi karıma hediye olarak aldım. Ona küçük bir hediye almak istiyordum ve giysi miysi, takı makı yerine çok güzel bir resim almış oldum.

Asander, Yalnız Buz Patenci

 

Sanat size ne ifade ediyor? Tutku, iş alanı, bağımlılık veya yatırımın bir alternatif formu? Veya başka nedir?

Güzel bir sergiden çıktığımda kendimi iyi hissederim. Biraz kafamı zorlamış olmak, benden daha yaratıcı insanların çabalarına tanık olmak ve sanatın temelinde yer alan o ‘güzel ve aşkın’ hali yaşamış olmak. Sanırım ilk gençlik yıllarımdan beri beni sanata, sanatçılara doğru iten şey, bu duygu ve düşüncelerin içinde bir yerlerde yatıyor. Tabii ben sadece bir sanatsever değilim. Eski tabirle ‘sanat dünyası’nın, şimdilerde öyle mi değil mi bilmesek de pek sevdiğimiz ‘kültür endüstrisi’nin, aktörlerinden biriyim. Uzun yıllardır kültür sanat gazeteciliği yapıyorum ve tek işim hep bu oldu. Dolayısıyla o çok sevdiğim sergiler, eserler, kitaplar, film ve tiyatro oyunları benim için boş ve dolu zamanımın hepsini kaplayan bir şey. Sizin sorunuzdaki seçeneklere göre lafı toparlamaya çalışırsam; evet biraz eprimiş bir söz olmakla birlikte duruma uygun olduğu için ‘tutku’ ve ayan beyan ‘iş’…

Bir sanat eserinin sanatçısıyla tanışmak sizce önemli mi?

Şimdi bu konuda çok uzun konuşabilirim. Sanat gazetecisi arkadaşlarımla aramızda bir şaka vardır, emekli olunca el birliğiyle yazacağımız bir kitap hakkında: Eser ve Şahsiyet. Tabii sanıyorum bu kitap hiç yazılmayacak ve zaten yazılsaydı da görsel sanatlardan çok edebiyat bakımından ilginç veriler içerirdi. Sanatçıyla tanışmak çağdaş sanatta eserlerini daha iyi anlamak, onun dünyasına daha iyi nüfuz edebilmek imkanı verdiği için iyi oluyor. Sanatçılar çoğunlukla eserleri üstüne konuşmayı severler ve bir bakışta göremediğiniz pek çok şeyi onlardan öğrenebilirsiniz. Bu gazeteciler, sanat yazarları, küratörler vs. için iyi. Ama ya izleyici, koleksiyoner? O ille de o işi anlayıp sevmek zorunda mı? Belki resimle izleyicinin arasına sanatçının hiç girmemesi en iyisi. Bir de hayran olduğunuz bir sanatçı varsa eğer, tanışma fırsatını değerlendirmeden önce iki kez düşünün, ne olur ne olmaz…

Sanat koleksiyonunuza eklemeyi hayal ettiğiniz bir çalışma var mı?

Bir koleksiyonum yok. Ama hayali koleksiyon fikri herkes için kışkırtıcı bir oyun. İmkan olsa evimdeki tek röprodüksiyonu aslıyla değiştirmek isterdim mesela. (Aslında Egon Schiele’nin o resminin Viyana’daki müzede durması daha adil bir şey.) William Kentridge’in Aya Seyahat’i bende olsa her kahve yaptığımda onu seyredip hayallere dalsam, duvarlarıma ise Yüksel Arslan, René Magritte (sanatçılarımızdan Guiseppe Lo Schiavo'nun René Magritte'den ilham alarak yaptığı sürreal fotoğrafları görmek için tıklayın.) tablolarıyla Goya’nın Kaprisler’inden birkaçını ve büyük boy bir Elina Brotherus fotoğrafı assam ne güzel olurdu...

Dünyada gezip gördüğünüz hangi müzenin koleksiyonunu en çok beğendiniz, aklınızda nasıl kaldı?

Bu yaşla ilgili bir şey. 20’li yaşlarımın başında, hayran olduğum Fransız empresyonistleri gördüğüm Prag’daki sanat müzesi bence dünyanın en şahane müzesiydi. Yine o yıllar gezdiğim Köln’deki Ludwig Müzesi’ne bayılmıştım. Çünkü ilk kez bu kadar çok pop-art sanatçısını ve ünlü resimlerini bir arada görüyordum; Fluxus’çular da işin cabası olmuştu. Tabii ki kimse New York ve Paris müzelerinin eline su dökemez ama neyse ki onları çok sonra gördüm ve mesela Musee d’Orsay benim için sadece Dünyanın Merkezi (L’origin du monde/G. Courbet), MoMA ise Avignonlu Kadınlar demek…

Fotoğraf kredisi: Muhsin Akgün