Kürşat Bayhan

Kürşat Bayhan: “Fotoğraf Sayesinde Bazı Şeyler Değişiyor”

Kürşat Bayhan çalışmalarında Irak, Afganistan, Libya, Sudan, Suriye, Mısır, Pakistan, Filistin ve Lübnan'daki çatışma bölgelerine odaklanır. 2014'te "Away From Home" adlı kitabını yayınladı ve Time dergisi ile Photo District News Editors Annual'dan "En İyi Fotoğraf Kitabı"ödülünü aldı. Aynı yıl, Japonya, Photocity Sagamihara'dan Grand Asian Photographer Ödülü'nü aldı. İngiltere'de British Journal of Photography tarafından Ones to Watch listesine aday gösterildi ve Japan International Photographers Association tarafından Büyük Jüri Ödülü'nü aldı.

Sanatçının “Devinim Algısı” sergisinde gösterilen “Tanık” Serisi, Türkiye’de 2015 - 2016 yılları arasında yaşanan terör saldırılarına tanıklık eden insanlara odaklanıyor. Türkiye’de son bir buçuk yılda, sivil, asker ve polislerin hedef alındığı tam 33 bombalı terör saldırısı gerçekleşti. Ülkenin farklı yerlerindeki saldırılarda 363’ü sivil 461 kişi can verirken, 2 binden fazla insan da yaralandı. Bu saldırılarda el bombası, bomba, canlı bomba, bomba yüklü araç, havan topu, roket, top mermisi ve silah kullanıldı. Bu yöntemlere ek olarak saldırıların vasıfları arasında darbe girişimi, esir alma ve suikast de var.

Sanatçı, “Tanık” serisi ve “Devinim Algısı” sergisinin de odağında olan foto muhabirlik ile sanatsal fotoğrafçılığın kesiştiği alanlar üzerine sorularımızı yanıtladı.

Röportajın videosuna buradan ulaşabilirsiniz:  https://youtu.be/_YKw6hMLavY

Kendinizi foto muhabir mi yoksa fotoğraf sanatçısı mı olarak tanımlarsınız?

Açıkçası kendimi bir foto muhabir olarak görüyorum. Çünkü asıl beslendiğim nokta uzun yıllar gazetecilik ve foto muhabirliği yapmış olmam. Fakat burada önemli olan tanımlar değil, asıl önemli olan fotoğraf olgusu, bizim fotoğrafı nereden tuttuğumuzdur. Sonuçta disiplinler birbiriyle bir şekilde kesişiyor. Sinema olsun, fotoğraf olsun, görsel sanatlar bunlar birlikte bir şeyler ifade ediyor. Sanatçı ya da muhabir olmanız bu noktadan sonra önem arz etmiyor. Özellikle son 5 yıldır bu kavramlar birbirine girmiş durumda. Bu yüzden ben de kendimi sanatçı ya da foto muhabir olarak tanımlamakta zorlanıyorum. Artık bir foto-muhabirinin çektiği fotoğraflar sanat galerilerinde ve müzelerde de sergileniyor. Bu yüzden bu sorunun cevabının pek önemi kalmadı. Belki de güncel olmayan bir cevap olacak ama bu yüzden her ikisi de diyebilirim.

“Devinim Algısı” sergisinde gösterilen ‘Tanık’ serisini, bu seriyi oluşturan evreleri paylaşabilir misiniz?

Yaklaşık son beş yıldır ama özellikle 2016’daki saldırılardan sonra İstanbul ve Türkiye’de yaşanan bu durumlara tanık olmak, bunu yaşayan insanların içinde oldukları ve sonrasında yaşadıkları psikolojik dönüşümlere tanık olmak istedim. Yüzlerine yansıyan ifadelerde, yaşamlarında bu durumların izlerini görmek istedim. İlk olarak İstanbul/Beyoğlu saldırısında bir foto muhabir olarak görev yapmıştım. O dönem tam olarak neler yapabileceğimi düşünürken yaşanan saldırı sonrasında buradan geçen insanların olay yerine baktıklarında yüzlerindeki ifadelerin değiştiğini fark ettim. Tam o anda bu seriyi oluşturmak aklıma geldi ve sonrasında bu saldırıların yapıldığı yerlere bakan insanların portrelerini çekmeye başladım. Türkiye’de yaşanan bombalı saldırılar, suikastlar sonucunda ortaya çıkan durum ve buna tanıklık edenler bu serinin kahramanları oldular. Bununla beraber farkına vardığım ve fikirlerimi pekiştiren durum ise bu saldırılar yaşandıktan sonra olay yerinin bir anda temizleniyor olmasıydı. Daha sonra insanların normal hayatlarına devam etmesi aslında yaşananları unuttukları anlamına gelmiyor. İnsanların bir şekilde bilinçaltında bu patlamanın yarattığı trajedinin izleri var. Üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen metrobüste yolculuk yaparken, İstanbul Atatürk Havalimanına gittiklerinde ya da Reyna’nın önünden geçerken insanların hafızasına kazınmış bu trajediler gün yüzüne çıkıyor. Üzerinde durduğum bu durum “Tanık” serisinin fitilini ateşleyen konu olmuştur.

Çektiğiniz her bir fotoğraf ile bir anlamda yeni hayatlara dâhil oluyorsunuz. Belki de çoğu insanın olmayı tercih etmeyeceği ya da zorlanacağı ortamlarda fotoğraf çekip zihninize o anı kazıyorsunuz. Bu durum karakterinizi ve gündelik yaşantınızı nasıl etkiliyor?

Özellikle savaş ortamlarında ve kriz bölgelerinde yaşanan trajedilere şahit olmak bizim de hayatlarımızı etkiliyor. Foto muhabir olarak orada fotoğraf çekerken aslında bir noktadan sonra makine sizinle olay arasında bir perde görevi görüyor. Bu durum benim için biraz farklı. Çünkü gittiğim her bölgede yaşananlarla ve oradaki insanlarla empati kurmaya çalıştım. Bundan dolayı benim hayatımı biraz daha fazla etkiliyor diyebilirim. Hatta bazen yaşanan olay karşısında fotoğraf çekemediğim, kenara çekilip o anı izlediğim oluyor. Bu mesleki açıdan yaşadığım en zorlu anlardan biri. Çünkü insanlar sizden fotoğraf bekliyor ve bir şekilde bunu gerçekleştirmeniz gerekiyor. Burada fotoğrafı çekenin kendiyle yaptığı iç muhasebenin sonuçlarını görebiliyoruz. Kimi foto muhabir anında fotoğraflarken kimi foto muhabirler ise kenara çekilmeyi ve doğru zamanın gelmesini beklemeyi tercih ediyor. 2006 yılında bir savaş sonrasında çektiğim ‘mavi emzikli bebek’ fotoğrafı hafızamdan asla silinmeyecek.

Çektiğim karelerin hayatımda bu kadar etkili olmasının yarattığı dezavantajların yanında avantajları da var, çekilen bu fotoğraflar sayesinde bazı şeylerin değiştiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Bir işe yaradığınızı hissetmek bu yükün biraz da olsa hafiflemesine sebep oluyor.

Hayatlarına tanıklık ettiğiniz insanlarla daha sonra herhangi bir iletişiminiz oluyor mu? Olumlu yorumlar ya da tepkilerle karşılaşıyor musunuz?

Özellikle yaptığım uzun soluklu projelerde fotoğrafları çekip direkt oradan ayrılmak gibi bir durumum yok. O insanlarla daha çok arkadaş olmaya, onlarla vakit geçirmeye çalışıyorum. 2013-2014 yılında çıkardığım ‘Evden Uzakta’ kitabındaki karakterlerin birçoğuyla arkadaş olmuştum. Hatta onlarla yaşama fırsatı elde etmiştim. Fotoğrafçılık sadece anı kaydettikten sonra bitmiyor. Hayatlarına tanık olduğunuz insanlarla bir bağ kurmak, onları anlamaya çalışmak fotoğrafı daha anlamlı hale getiriyor. Bir yazar okuyup yazarak dünyayı anlamaya çalışırken biz fotoğrafçılar ise dünyayı bu şekilde anlamaya çalışıyoruz. Bu yüzden her zaman insanlarla empati kurmaya ve onlarla ilişki içinde olmaya dikkat ediyorum.

Medyanın, fotoğrafı zaman zaman manipülasyon aracı olarak kullandığı aşikar. Sizce bir fotoğraf ne kadar doğruları yansıtır?

Fotoğraf çekildiğinden yayınlandığı ana kadar bir editöryel yapıdan geçiyor ve bu sırada alınan kararlar fotoğrafın kimliğini değiştirebiliyor. Burada sizin çalıştığınız editörün ve çalıştığınız kurumun yapısı önemli. Manipülasyon meselesine geldiğimizde bu büyük bir kelime. Benim için birebir yaşanmış bir durum söz konusu olmadı. Karşılaştığım bir durumdan kısaca bahsetmek gerekirse; Güneş Operasyonu sırasında Kuzey Irak’taydım. Bu bölgeden gönderilen fotoğrafların bazılarının medyaya farklı yansıtıldığını gördüm. Editörler ve yönetimdekiler işe bazen farklı bir açıdan bakıyorlar çünkü sansasyonel fotoğraf istiyorlar. Bazen bunun kaygısına düşüp siz de empatinizi kaybederek o tarz bir yaklaşıma yönelebiliyorsunuz. Ama ben bundan hep uzak durmaya çalıştım.