Rengin Altınalmaz

Herkesin sanatla farklı bir tanışma hikâyesi var, peki sizin hikâyeniz nedir?

Benim sanatla tanışmam çok eskilere dayanıyor.  Çok küçük yaşlardan itibaren ileride sanatla uğraşacağım belliydi. Resim malzemeleri, boyalar beni hep çok heyecanlandırırdı. Bu tamamen içgüdüsel bir durum. Ben bunun sonradan olacağına pek inanmıyorum. Hayalci bir çocuktum. Okulda en sevdiğim ders resim dersiydi. Malzemem sadece boyalar değildi çamura da şekil vermekten büyük zevk alıyordum. Bu durum öğretmenlerimin dikkatini çekiyordu. Orta okulda karakalem bir ödevimi öğretmenim bir başkasına yaptırdığımı sanmıştı “ödevlerini kendin yap” diyerek bana düşük bir not verdi. Ama daha sonra aynı öğretmenimin ileride mutlaka sanatla uğraşmam gerektiğini söylediğini hatırlıyorum. Lise bu anlamda benim için bomboş geçti. Okulda resim dersi bile yoktu. Buna rağmen tek bir ders bile almadan Güzel Sanatlar Fakültesi’ni kazandım. Tek idealim Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girmekti.

Tam 1. tercihimi Resim Bölümü olarak karar veriyordum ki Grafik okuyan başka bir tanıdığım “Ressam olursan aç kalırsın. Grafik’i seç reklam ajanslarında çalışma olanağın olur” demişti. Bunun üzerine ilk tercihim Grafik oldu. İyi ki de öyle olmuş.

 

“İstanbul” serisi işlerinizde eski İstanbul yapılarına yer veriyorsunuz. Bu seriyi nasıl yapmaya başladınız, biraz bahsedebilir misiniz?

Yüksek Lisans yaptığım dönemde bize bir proje verildi.  Haydarpaşa Garı ile ilgili çalışmalar yapmamız gerekiyordu. Tarihi gar Marmaray Projesi’nin hayata geçmesiyle işlevini kaybetmişti. Ona bir vefa borcumuz vardı. Her birimiz bu tarihi emektar yapıyı kendi bakış açımızla yorumladık. Kimimiz enstalasyon, kimimiz video yaptı. Ben ahşap üzerine eski ve yeni Haydarpaşa Garı fotoğraflarından yola çıkarak karışık teknikte kolaj komposizyonları yaptım.

Ortaya çıkan bu çalışmam beni heyecanlandırmıştı. İstanbul’a yani içinde yaşadığım bu şehre daha farklı bir gözle bakmaya başladım. İdealize edilmiş komposizyonların İstanbul’u anlatamayacağını hissettim. Çünkü İstanbul, tarihi ve doğal güzelliklerinin yanında aslında sürekli değişen bir şehirdi. İstanbul, boğazda bir Kız Kulesi’nden ibaret değildi. İstanbul yeni ve eskinin birarada olduğu, çok kalabalık, zamanın üzerinden hızla geçtiği çok güzel ama bir okadar da yorucu bir şehirdi. İstanbul’u tüm bu ögeleri içinde barındıran bir komposizyon olarak anlatmaya çalıştım.

 

Reklam ajanslarında çalışmanızın sanatınıza nasıl bir etkisi oldu? Reklam dünyasıyla sanat dünyası arasındaki ilişkiler nasıl?

Her ne kadar yoğun çalışma hayatım sanat ortamına girmemi geciktirdi gibi görünse de aslında şu anki durumuma büyük katkıları oldu. Öncelikle uzun çalışma hayatı bana vizyon ve disiplin kazandırdı. Başladığım işi zamanında bitirmem gerektiğini öğretti. Pratik ve hızlı olmayı öğretti. Yıllarca dijital ortamda çalışmalar yapmak şu anki eserlerimin çıkış noktası oldu.

Günümüzde reklam ve  sanat birbiriyle bütünleşmiş vaziyette. Reklamın pazar açısından önemi ve sanat eserinin de pazara sunulan bir meta haline gelmesi reklam ve sanat ilişkisini kaçınılmaz kılıyor. Andy Warhol’un “bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” cümlesi şüphesiz ki bugün hala fazlasıyla güncelliğini koruyor. Tabii ki en önemlisi kalıcı olabilmek.

 
Günümüzde sanatın disiplinler arası kimliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? İnteraktif ve katılımcı sanat hakkında düşüncelerinizi merak ediyoruz...

Sanat dallarının gerek kendi aralarındaki gerekse öteki disiplinlerle olan sınırlarının kaldırılarak daha saydam duruma gelmesi günümüz sanatında kaçınılmaz oldu. Yeni medya yaşamımızın her alanında olduğu gibi sanat ortamında da yerini aldı.

Gelişmiş  teknolojik  imkanlardan  yararlanarak  farklı  disiplinleri  bir  arada kullanan sanatçılar, yapıtlarını oluşturmada ve sergilemede sınır tanımaz hale geldiler.

Bugüne kadar interaktif bir çalışmam olmadı. Ama başka sanatçıların çalışmalarını takip ediyorum ve seyircinin sanatla hakiki bir ilişki kurabilmesi açısından samimi buluyorum.

Hızla değişen sanat dünyasında, interaktif sanat önemli bir yer tutuyor. Teknolojinin hızla ilerlemesi ve İnternet’in gelişimi ile bu akım daha da gelişecektir mutlaka.

 

İlk işlerinizde figürler daha ön plandayken ilerleyen zamanlarda ürettiğiniz işlerde figürden sıyrıldığınızı görüyoruz. Bunu konuda etkili olan durumlar nedir? Figür, bilhassa insan figürü, eserlerinizi nasıl etkiliyor?

Doğru bir tespit. Eski çalışmalarım figür ağırlıklı. Ben hiç bir zaman kendini tekrar eden bir insan olmadım. Yıllarca aynı tür eser üreten sanatçılara da hep şaşırmışımdır. Çalışmalarımda yelpazem gerek tema olsun gerekse malzeme açısından oldukça geniş. Ama aralarında bir tutarlık olmasına özen gösteriyorum. Samimi olmak gerekirse tamamen yüreğimin götürdüğü yere gidiyorum. Bu bazen figür, bazen doğa, bazen şehir hatta bazen tamamen soyut işler olabiliyor. Kavramsal çalışmalarım da başka bir kategori. Malzeme konusunda da sürekli değişim halindeyim. Dijital, pentür, kolaj yanı sıra son dönem işlerimde cam ve kumlar ağırlıkta. Bir dönem seramik ve heykel çalışmalarına da ağırlık vermiştim. Gelecekte neler olur bilemem.

Eski çalışmalarımın figür ağırlıklı olması belki de duyguyu bu şekilde daha iyi yansıtabileceğimi düşünmemdendi, bilemiyorum. Şu an benim için teknik çok önemli. O an her ne tekniği kullanıyorsam en iyisini yapmaya çalışıyorum. 

 

“Grid” başlıklı karma sergimizde de yer alan “Aşk” adlı işinizde farklı pencerelerden farklı hayatlara tanıklık ediyoruz. Bu işten biraz bahsedebilir misiniz?

“Aşk”ı tek bir karede anlatamayacağıma karar verdim ve aşkın hallerini anlatmaya çalıştım. Bu işi tamamen dijital ortamda çalıştım, yaklaşık 2 ay sürdü. Bu çalışmam benim obsesif kişiliğimin bir ürünü sanırım. 1000’e yakın katmandan (layer) oluşuyor. Şimdi izlemekten büyük keyif alıyorum.

Farklı pencerelerden farklı hayatlara bakmak her zaman ilgimi çekti.  Aşk bir şekilde her eve uğruyor, öyle ya da böyle. Çocukluğumda yazlığımızda karşımızda kocaman bir bina vardı. Her pencerenin benim için bir kimliği vardı. Bir de Alfred Hitchcock’un Arka Pencere adlı filmi beni çok etkilemiştir.

 

İşlerini takip ettiğiniz sanatçılar kimler? 

İşlerini takip ettiğim yerli ve yabancı bir çok sanatçı var. Marmara Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi’nde çok değerli hocalarım oldu.  Onun haricinde işlerini beğenerek takip ettiğim sanatçılardan ilk aklıma gelenler Canan Tolon, Selma Gürbüz, Tayfun Erdoğmuş, Azade Köker, İnci Eviner’i sayabilirim. Daha genç kuşaktan sayacak olursak Guido Casaretto, Yaşam Şaşmazer, Burçak Bingöl, Hera Büyüktaşçıyan ve Mixer’in sanatçısı Berkay Buğdanoğlu dikkatimi çeken sanatçılar.

 

Size neler ilham verir?

Doğadan ve yaşadığım şehirden ilham alıyorum. Bazen seyahatlerimde başka coğrafyalara ait dokuları keşfedip resimlerimde kullanıyorum. Bazen de bir malzemeyi deneyimleme isteği çıkış noktam olabiliyor.

 
Sizce sanat kurumları ülkemizin toplumu için ne ifade ediyor?

Kuşkusuz sanat kurumları sanatçının varlığını sürdürebilmesi için gerekli. Özellikle genç sanatçıların projelerinin değerlendirilmesi, desteklenmesi ve oluşturulması aşamasında bu kurumlara büyük sorumluluk düşüyor. Bu kurumlar sanatçı ile toplum arasındaki en önemli köprüyü oluşturuyor.

Ülkemizde bu kurumların kısıtlı bir kesime hitap ettiğini düşünüyorum. Sanatın toplumun daha geniş kesimine ulaşabilmesini arzu ederdim. Böylelikle toplum bilinçlenir ve kurumların vazgeçilmez bir gereklilik olduğunun farkına varır.